|
GİRİŞ
İki büyük savaşa sahne olan ve uzun süre iki kutuplu bir yapının soğuk savaş gerilimlerini yaşayan 20. yüzyıl dünyası, Sovyetler Birliği ve ona bağlı bloğun dağılmasından sonra yeni bir yapılanmaya girmiştir. 21. Yüzyıla gelindiğinde dünya, bir taraftan tek süper gücün “Yeni Dünya Düzeni” programının uygulama alanı haline gelirken, bir taraftan da dini, siyasi ve ekonomik birlikteliklerin oluşumuna tanıklık etmiştir.
20. Yüzyılın “Sanayi Toplumu”, 21. Yüzyılda bilim ve teknolojideki hızlı gelişmelerle yerini “Bilgi ve Enformasyon Toplumu”na bırakmıştır. İletişim, bilişim ve ulaşım alanındaki hızlı değişim, dünyayı “küreselleşme” sürecine sokmuştur. Bunun sonucunda devletler arasında dayanılmaz bir rekabet başlamıştır. Bu hızlı gelişim ve değişim, uluslar arasındaki uygarlık ve refah düzeyleri arasındaki farkı giderek açmıştır. Ancak, insanlarına sürekli bilim ve teknolojideki yeniliklere paralel eğitim veren ve onların beceri ve yeteneklerini geliştiren devletler rekabet üstünlüğünü sağlayabilmişlerdir. Ülkeler arasındaki bu amansız rekabet, “eğitim”i devletlerin en stratejik faaliyet alanı haline getirmiştir.
Küreselleşme sürecini yaşayan günümüz dünyasında, özellikle üretim, ulaşım, iletişim, bilgi ve bilişim teknolojileri ile AR-GE alanında bir çok yeni meslek doğmuştur. Küreselleşme, belirgin ülkelerde yeni ve egemen sektörlerin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Dünya pazarlarına erişimin çok kolaylaştığı bu süreçte, gelişmiş ülkelerde biçimlenen yeni sınıf uluslararası şirketler, çok sayıda eğitimli ve nitelikli çalışana ihtiyaç duymaktadır.
Eğitim, geniş anlamıyla, birey ve toplum açısından ekonomik ve toplumsal hayatta zorunlu ve gerekli bilgilerin hayat boyu öğretilme alanıdır. “Bireyin toplumsallaştırılması” amacına yönelik olan eğitim, aynı zamanda bireye ulusal, ahlâki, insanî ve evrensel değerlerin aktarılma alanıdır. Bu önemli işlevi sebebiyle eğitim, ulusal ve siyaset üstü olup, devletlerin en öncelikli işidir. Cumhuriyetimizin kurucusu, büyük önder M. Kemal Atatürk’ün dediği gibi: “En önemli en esaslı nokta eğitim meselesidir…Eğitimdir ki, bir milleti ya özgür, bağımsız, şanlı, yüce bir toplum halinde yaşatır ya da bir milleti tutsaklığa ve yoksulluğa terk eder.”(1924)
Türk Millî Eğitim Sistemi, son elli yılda sürekli çeşitli etkenlerle değişik sistemlerin uygulama alanı haline gelmiştir. Sonuçları alınmadan kısa sürede terk edilen bu farklı uygulamalar, eğitimde bir karmaşa ortamı yaratmış ve sonuçta da bir sistemsizlik durumu ortaya çıkmıştır. Son birkaç yıldır sistem bütünlüğü içinde yapıldığı iddia edilen program, öğretim teknikleri ve mevzuat yenilikleri ise çok aceleye getirildiği, uygulayıcıların görüşleri alınmadığı ve yeterince bilgilendirilmeden uygulamaya konulduğu için beklenen iyileşmeleri sağlamaktan uzaktır. Ayrıca, bugün Türk millî eğitiminin; fiziki ortam, araç-gereç ve donanım, eğitim ve öğretim programları, rehberlik ve öğretim teknikleri, yöneltme ve yönlendirme, teşkilat yapısı ve öğretmen yetiştirme gibi konularda çeşitli sorunları bulunmaktadır.
.
İşte bu inceleme, küreselleşme ve AB’ye uyum sürecindeki ülkemizin, eğitim alanındaki sorunlarını ve gereksinimlerini, hiçbir ön yargıda bulunmadan, tamamen somut ve objektif verilerle belirlemeyi amaçlamıştır. Buna göre, eğitimde yapılacak reformun boyutları belirlenecek, küreselleşme sürecinin baş döndürücü hızına ayak uydurulabilmek ve AB’ye uyum sürecini hızlandırmak için, teorik olmaktan çok, somut ve pratik çözüm önerileri ortaya konulacaktır. Çünkü eğitim, Türk ulusunun öncelikli işidir ve bu yüzden sorunlarının bekletilmeye tahammülü yoktur.
1. 21. YÜZYILDA NASIL BİR TÜRK İNSANI?
Eğitimde yeni bir reformun ve dolayısıyla yeni bir yapılanmanın nasıl olmasını ortaya koyabilmek için, öncelikle bu sistemin nasıl bir insan ve nasıl bir yurttaş yetiştirmeyi hedeflediğine bakmak gerekir. Ancak, bu belirleme yapıldıktan sonra, yeni sistemin amaç, hedef ve ilkeleri belirlenebilir. Bunun için de, eğitim hayatımızın yaşadığı tarihi sürece kısaca göz atmakta yarar vardır. Çünkü sosyal hayatın bir parçası olan eğitim hayatı, toplumun geçirdiği evrelerle doğru orantılı bir dinamizme sahiptir.
1. 1. ÇADIRDAN MEDRESEYE
Tarihinin ilk dönemlerinde Orta Asya bozkırlarında göçebe bir yaşam sürdüren Türk insanının öncelikle şu iki şeye gereksinimi vardı: Yemek (barınma) ve güvenlik. Çadır uygarlığı yaşayan Türk toplumunun, her ikisi de yaşamsal önem taşıyan bu gereksinimlerini karşılayacak bilinçli ve kurumsal bir eğitim ortamı yoktu. Çadır, oba ve oymak ortamında ailenin ve büyüklerin, ulusal kültürü özümseterek yetiştirdikleri insan tipi, “avlanabilen ve savaşabilen insan” tipiydi.
Karadeniz’in kuzeyinden Batı’ya doğru yüzyıllarca süren göçler, Türklerin yeni uluslar, yeni dinler ve yeni coğrafyalarla tanışmasını sağlamıştır. Yeni uygarlıklar ve kültürlerin etki alanlarına giren göçebe Türklerin büyük bir bölümü, özellikle Doğu ve Orta Avrupa’nın yerleşik toplumları içinde zamanla asimilasyona ve kimlik kaybına uğramışlardır. Hazar’ın kuzeyinden Kafkasya’ya, güneyinden Anadolu’ya doğru ilerleyen bazı Türk boyları ise Arap ve Fars uluslarının temsil ettiği İslâm uygarlığı ve kültürü ile tanıştılar. Bir taraftan bu uygarlığın ve kültürün etki alanına girerken, bir taraftan da “medrese” adı verilen bir eğitim kurumunu tanıma olanağı buldular.
“Ders verilen, eğitim kazandırılan yer” anlamına gelen Medreselerde, başlangıçta tamamen dinsel bilimler öğretiliyordu. Daha sonraları bu okulların eğitim alanına “riyaziye, felsefe, mantık, tıp” gibi bilimler de katılmıştır. Medreselerin kuruluş ve gelişme dönemlerinde yetiştirmek istediği insan tipi, “ilim ve iman sahibi bir müslüman” tipidir.
İslâm dünyasında çok önceleri kurulan medreseler, Türklerde 11. yüzyılda hayata geçirilmiştir. Türk tarihinin gelişme dönemlerinde verimli bir eğitim kurumu olan medreseler, duraklama ve gerileme dönemlerinde etkisiz ve verimsiz kurumlar haline gelmişlerdir. Onsekizinci yüzyılın başından itibaren gereksiz bilgilerle yarı aydın yetiştiren medreseler, toplumdaki yerlerini ve saygınlıklarını koruyabilmek için, kökten dinci ve tutucu bir yaklaşımın ilk temsilcileri olmuşlardır. Bu yüzden medrese, III. Selim’den itibaren yapılmak istenen bir çok yenileşme hareketine karşı çıkmıştır.
Osmanlı toplumunda medresenin yanında bir de Saray bünyesinde Enderun Mektebi adı verilen bir eğitim kurumu yer almıştır. Sınırlı sayıda öğrencinin okuduğu bu eğitim kurumuna, Türk çocukları ile birlikte gayrımüslim nüfus içinden zeki çocuklar devşirme yöntemiyle seçilerek alınıyordu. Bunlar, burada hem Türk kültürünü, hem de devlet yönetiminde gerekli her türlü bilgiyi öğreniyorlardı. Enderun’un amacı; “devlete sadakatla bağlı yetkin devlet adamı” yetiştirmekti. Medrese, 1832’de Enderun öğrencilerinden 150’sinin Avrupa’ya gönderilmesine de karşı çıkmış ve önlemiştir.
Enderun mezunları, devletin üst düzey yönetici kadrosunu oluşturuyorlardı. Medrese mezunları ise, bilim, sanat ve yazın alanlarında etkiliydiler. Çiftçilik ve askerlikten başka işi ve mesleği olmayan geniş halk kitlelerinin, bir kısmı sadece Bozkır kültüründen gelen geleneksel aile eğitimi, bir kısmı camide veya sıbyan mekteplerinde Kur’an okuma ve ibadet öğrenmeye dayalı dinsel eğitim, bir kısım ahi loncalarında meslekî eğitim, bir kısmı ise tekkelerde hoşgörüye, alçak gönüllülüğe dayalı ve maddi değerlerden koparak Tanrı’ya ulaşmayı amaçlayan ılımlı bir din eğitimine yöneliyordu.
Cami, sıbyan mektebi, lonca ve tekke gibi halkın eğitim ihtiyacını karşılayan ve belirli bir sisteme bağlı olmayan bu kurumların yetiştirdiği insan tipi, “toprağını işleyen, savaşan ve kanaatkâr bir müslüman” tipidir. Halkın eğitimine katkı sağlayan bu kurumları medreselerle birlikte klasik eğitim kurumları olarak niteliyebiliriz.
1. 2. KLASİKTEN MODERNE
Batı, 15. yüzyılın başlarından itibaren coğrafi keşifler, matbaanın kültür hayatına katılması, rönesans ve reform hareketleri sonucunda aydınlanma dönemine girmiş, bilim, düşünce, kültür ve sanat alanlarında devrim niteliğinde gelişmeler sağlamıştır. Dünyanın en büyük imparatorluklarından birini kurmanın gurur ve rahatlığı içindeki Osmanlı yönetimi, Batının gerisinde kalındığını, ancak 17. yüzyılın sonlarına doğru, özellikle İkinci Viyana Kuşatması’ndan sonra fark edebilmiştir.
Osmanlı yönetimi ve bürokrasisi, hemen hemen yüz elli yıla yakın bir süre, bu geriliğin nedeninin askeri alanda olduğu yanılgısına düşmüştür. Askeri eğitim, teşkilat yapısı ve kılık-kıyafet yönlerinden Batı’yı örnek alırsak, bu uygarlık farkının kapanacağını sanmıştır. Bu nedenle, eğitimde ilk modernleşme çalışmaları askeri alanda başlatılmıştır. Batı tarzında ilk okulların askeri alanda açılması, bir bakıma iyi olmuş, her yeniliğe karşı çıkan medrese çevresi, bu çalışmalara fazla engel olamamıştır.
Batı’da bulunuşundan iki yüz yetmiş yıl sonra da olsa matbaanın 18. yüzyılın başlarında kullanılmaya başlanması, eğitim ve kültür hayatımıza bir dinamizm getirmiştir. Batılı anlamda ilk modern eğitim kurumları, askeri alanda hizmet verecek teknik elemanları yetiştirecek Kara ve Deniz Mühendishaneleridir. İlk açılan Tıp Fakültesi bile Askerî Tıbbiye’dir. Kuleli Askerî Lisesi ve Harbiye de bu alanda açılan modern eğitim kurumlarıdır.
Aydın ve reform yanlısı padişah II. Mahmut, devlet hayatımıza “adalet” ve “maarif” kavramlarını kazandırmıştır. Sadrazamı padişahın mutlak vekili olmaktan çıkarıp “başvekil” adı altında silikleştiren II. Mahmut, Şeyhülislamı da hükümet yönetimi ve planlama kurullarının dışına çıkararak “dinsel hukuk genel müdürlüğü” düzeyine indirmiş, “şeriat” ile “adalet” kavramını birbirinden ayırmıştır. Böylece, din-devlet birleşiminde ilk çatlama, ilk ikilenme meydana gelmiştir. Bu da Türk toplumunun çağdaşlaşma ve laikleşme sürecinde önemli bir adım oluşturmuş ve eğitimi olumlu anlamda etkilemiştir.
II. Mahmut’un devlet hayatına kazandırdığı “maarif” kavramı, beraberinde “ilim”, “fen” ve “münevver (aydın) kavramlarını da getirmiştir. Bu yüzden, eğitimde bu kavramları hayata geçiren yüksek öğretim kurumlarına önem vermiştir. Bu kurumlar, kamusal alanda yararlanılacak personeli yetiştiren okullardı. Ayrıca, ilköğretimin zorunlu olmasını isteyen II. Mahmut, üzüntü ile belirtmek gerekir ki, bu öğretim kademesini medresenin ve imam-hatiplerin etkisinde bırakmıştır. II. Mahmut döneminin eğitimde hedefi; ilköğretimde “iyi bir müslüman”, yüksek öğretimde “iyi bir memur” yetiştirmekti. 1838’de açılmasına karar verilen rüşdiye isimli ortaöğretim kurumlarının hedefi ise, “yüksek okullara okuryazar öğrenci yetiştirmek” tir.
Tahta geçişinin beşinci ayında Tanzimat Fermanı’nı ilân eden Sultan Abdülmecit, 1845’te Yüksek Şûra’da yaptığı konuşmada dönemindeki eğitimin amacını şöyle açıklamıştır: “Din ve dünya için gerekli olan din bilgilerini ve yararlı bilimleri (fenleri) yaymak ve halk arasında cahilliği kaldırmak”
Tanzimat döneminde, ilk ve yüksek öğretim arasında köprü hizmetini görecek ortaöğretim kurumlarına ağırlık verildiğini, hatta kızların da bu kurumlara girmesine izin verildiğini görüyoruz. 1848’de ilk ve ortaöğretim kurumlarına öğretmen yetiştirecek ilk modern öğretmen okulu açılmıştır.
1857’de kurulan Maarif-i Umumiye Nezareti (Bakanlığı), yarım asrı aşkın süredir açılmakta olan batı tarzı modern eğitim kurumlarını çatısı altında toplayacak bir örgüt olarak düşünülmüştür.
Maarif-i Umumiye Nezareti’nin amacı, laik eğitim yoluyla Osmanlılık milliyeti ideolojisini geliştirmekti. 1867’de Fransız Eğitim Bakanı Victor Duruy’ye Osmanlı eğitim kurumlarının sistemleştirilmesi için bir proje hazırlatılmıştır. Bu projede, dinler ve milliyetler arası ortaöğretim okulları açılması; fen, tarih, hukuk ve idare okutacak bir üniversite kurulması ve genel kitaplıklar açılması tavsiye edilmiştir. Eğitimimizi ilk defa bir sisteme bağlayan 1869’daki Maarif-i Umumiye Nizamnamesi’nin hazırlanması ve Galatasaray Lisesi’nin kurulması bu projenin bir ürünüdür.
1. 3. ALATURKA-ALAFRANGA İKİLİĞİ
18. Yüzyılın ilk çeyreğinde başlayan Batılılaşma çabaları, 19. yüzyılın son çeyreğine girildiğinde eğitim hayatımızda ikili bir yapının oluşmasına yol açmıştır:
1. Evkaf Nezareti’ne bağlı din eksenli öğretim yapan klasik eğitim kurumları (Sıbyan mektepleri, medreseler)
2. Maarif-i Umumiye Nezareti’ne bağlı pozitif bilimler ağırlıklı öğretim yapan modern eğitim kurumları
1869’a kadar belli bir sisteme bağlı olmayan modern eğitim kurumları Maarif-i Umumiye Nizamnamesi ile ilk defa üç kademeli bir sisteme bağlanmıştır:
1. İlköğretim : İptidai Mektepleri
2. Ortaöğretim : Rüşdiyeler, İdadiler, Sultaniler
3. Yükseköğretim : Darülfünun
Bu eğitim kurumlarının yetiştirmek istediği insan tipi, “dinlere ve milliyetlere saygılı, çağdaş ve laik düşünceli bir insan” dı.
18. yüzyılda başlayıp 19. yüzyılın sonlarında artan Batı tarzı eğitim kurumlarının mezunları, toplum hayatına karıştıkça iki okumuş insan tipi ortaya çıkmıştır. Biri “İslâmcı ve tutuculuk” yönü ağır basan klasik Osmanlı aydını, diğeri “taklitçilik” yönü ağır basan Batılı tarzda yetişmiş aydın tipidir. Bunların birincisi için “alaturka”, ikincisi için “alafranga” sözcükleri kullanılmıştır. Tanzimat dönemi sonları ile I. ve II. Meşrutiyet dönemlerinde alaturkalık ve alafrangalığın düşün ve yazın hayatımızda bir ana sorun olarak ele alındığını görüyoruz.
Tanzimat dönemi eğitimine yön verenlerin başında gelen Eğitim Bakanı Saffet Paşa; başarısızlıkların baş nedeninin “uygar uluslardan ayrı kalmak” olduğunu, reform yoluna ciddi ve samimi olarak girmedikçe, Avrupa uygarlığını “bütünü ile” anlamadıkça, devleti gerçek bir uygar Avrupa devleti haline getirmedikçe, Türkiye’nin Avrupa’nın karışmalarından kurtulamayacağını, hattâ bağımsızlığını kaybetmeye mahkum olduğunu belirtmiştir. İşte Tanzimat’ın yetiştirdiği aydınlatıcı “münevver” tipi, bu düşünce ve felsefe ile yetiştirilmiştir.
1. 4. ÜMMETTEN ULUS DEVLETE
1789 Fransız İhtilâli, Ortaçağın feodal ve monarşik devlet yapısını yıkıp ulus devletlerin oluşumuna olanak sağlayan bir değişim ve dönüşüm sürecini başlatmıştır. Bu yeni süreç, “demokrasi, özgürlük, cumhuriyet, hak, hukuk, adalet, devlet ve ulus” kavramlarını da beraberinde getirmiştir. Kısa sürede Avrupa’nın politikasını altüst eden, ulusal kimlik bilincini uyandıran, monarşik yönetimleri cumhuriyete dönüştüren ve egemenliği kişisel otoritelerden demokrasi yoluyla halka taşıyan bu süreç, Osmanlı toplumunda önce gayrımüslim unsurları etkilemiştir. Bunun sonucunda, bu unsurların yoğun biçimde bağımsızlık kalkışmalarına yöneldiğine ve birer birer imparatorluk bünyesinden koptuklarına tanık oluyoruz. Bu durum Osmanlılık siyasetine son vermiş, yerini İslamcılık siyasetine bırakmıştır.
Bu süreç, bir süre sonra Osmanlı Türk aydınlarının da ulusal bilince kavuşmasına yol açmıştır. Öncelikle tarih, dil ve edebiyat alanındaki çalışmalarla kendini gösteren bu ulusallaşma çabaları, 20. yüzyılın başlarında düşün ve politika alanına taşınmıştır. Türk ulusçuluğunun ideoloğu diyebileceğimiz Ziya Gökalp, kültür (hars) ve uygarlık (medeniyet) kavramları çerçevesinde eğitimle ilgili düşüncelerini batı uygarlığı, İslâm uygarlığı kurumlarını birer birer yıkmaktadır. İkisi arasında bir uzlaştırma çabasına girişen Tanzimat, İslâm uygarlığı kurumlarıyla birlikte ulusal kültürün de temellerini yıkmıştır. Bunun sonucu olarak üç eğitim ortaya çıkmıştır: Medresede, yabancı okulda ve ikincisinin taklidi olan devlet okulunda verilen eğitim. Bu eğitimlerin üçü de ulusal kültüre yabancı olan uygarlıkların (İslâm ve Batı uygarlıklarının) etkisi altındadır. Ulusal kültür, yalnız eğitimsiz halk arasında yaşamaktadır. Bu yüzden, Meşrutiyet eğitim sistemi, kültür yaratıcılığından yoksundur.
II. Meşrutiyet döneminde ilköğretime büyük önem verilmiş, bu okulların dinden özgürleştirilmesi yönünde kesin bir dönüş başlamış, Sıbyan okulları Mahalle Mekteplerine çevrilmiştir. Maarif Bakanlığı yeni ilkokullar açmada Evkaf Bakanlığıyla yarışır hale gelmiştir. Bu arada Tanzimat eğitimindeki İslamcılık ve Batıcılık ikiliği, Meşrutiyet döneminde yerini İslamcılık, Batıcılık ve Ulusçuluk üçlüğüne bırakmıştır.
Balkan ve Trablusgarp Savaşları ile I.Dünya Savaşı yıllarında Osmanlı toplumu içindeki müslüman azınlıkların da düşmanla işbirliği yaparak imparatorluktan kopmaları İslamcılık siyasetinin de geçerliliğini ortadan kaldırmıştır. Bu durum, Türk ulusal bilincinin uyanışını hızlandırmış ve ümmet toplumundan ulus devlete geçişin yolunu açmıştır.
1. 5. İYİ İNSAN-İYİ VATANDAŞ
Altıyüz yıllık ihtiyar Osmanlı İmparatorluğu, 20. yüzyılın başlarında, gelişmiş batılı devletlerin peşpeşe gelen öldürücü darbelerine maruz kalmıştır. Türk ulusu en sonunda ulusalcı duygularla yetişen Mustafa Kemal ve bir avuç silah arkadaşının öncülüğünde ayağa kalkmış ve bağımsızlığını kazanarak ulus devletini kurmuştur. Gazi Mustafa Kemal Atatürk, daha ulusal Kurtuluş Savaşı devam ederken 1. Maarif Kongresini toplayarak, devlet bünyesinde yüzyıllar boyu derin ihmallerin neden olduğu yaraların iyileştirilmesi için en büyük çabanın eğitim alanında gösterilmesi gerektiğini belirtmiştir. Bu konuda oluşturulacak programın iki esaslı noktasının; sosyal hayatımızın gereksinimlerine uygun olması ve çağın gereklerine uyması olduğunu ifade etmiştir.
Atatürk’ün, 1923’te yeni Türk devletinin yönetim biçiminin Cumhuriyet olduğuna karar verilmesinden sonra yaptığı ilk devrim, eğitim alanında olmuştur. O tarihe kadar ikili bir yapıda iki farklı insan tipi yetiştiren eğitim kurumları, 3 Mart 1924’de kabul edilen Tevhid-i Tedrisat (Öğretim birliği) Yasası ile birleştirilmiş ve tamamı Milli Eğitim Bakanlığına bağlanmıştır. Böylece, bütün bireylerin, tek tip bir eğitimle, ulus-devlet bilincine sahip, aklı ve bilimi rehber kabul eden, laik düşünceli insanlar olarak yetiştirilmesi amaçlanmıştır.
Türk ulusu, Atatürk’ün devlet başkanlığı yaptığı 1923-1938 yılları arasındaki onbeş yıllık kısa sürede, bir taraftan 18. yüzyılda başlayıp Tanzimatla hızlanan çağdaşlaşma sürecindeki çabaları, ulusal bir bilinçle bir sistem içinde sürdürürken, bir taraftan da toplumun ihtiyacı olan devrimleri, öncelik sırasına göre hayata geçirmiştir. Türk toplumu, bu kısa sürede çağ atlamış, birkaç yüzyılın ihmalini büyük ölçüde kapatmıştır. Atatürk, sadece devrimlerle yetinmemiş, Türkiye Cumhuriyeti’ni sonsuza dek yaşatacak ilkeleri ve hedefleri ortaya koymuştur. Hedef; ülkeyi ve ulusu çağdaş uygarlıklar düzeyinin üzerine taşımaktır. İlkeler; cumhuriyetçilik, milliyetçilik, halkçılık, devletçilik, laiklik, inkılapçılık bağlamında ulusal birlik ve bütünlüğü sağlamaktır.
Atatürk, yeni Cumhuriyet’i kurar ve geliştirirken, en çok eğitime önem vermiştir. Büyük çoğunluğu okumamış bir halk, yeterli sayıda okulu ve öğretmeni bulunmayan bir devletle yola çıkan Atatürk, bu konuda resmen bir seferberlik ilân etmiş ve kara tahtanın başına geçerek resmen ulusuna öğretmenlik yapmıştır. Öncelikle, halkı hızla okuryazar hale getirmeye çalışmış, kızların eğitimine büyük önem vermiş, bunun için öğretmen yetiştirmeye ve ilkokulları yaygınlaştırmaya büyük özen göstermiştir. Atatürk, bu çabalarla, “iyi insan, iyi vatandaş” özelliklerine sahip bireyler yetiştirmek istiyordu.
Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel döneminde (1938-1946) Halkevleri’nin yaygınlaştırılması, Köy Enstitüleri’nin açılması, Doğu ve Batı klasiklerinin Türkçeye çevrilmesiyle eğitim büyük bir ivme kazanmıştır. Çok partili rejime geçiş ve iktidarın seçimlerle el değiştirme süreci içinde, kültür ve sanat hayatında olduğu gibi, eğitim alanında da politik, dini ve ideolojik akımların etkileri görülmekle beraber, Atatürk’ün “iyi insan, iyi vatandaş” yetiştirme politikası değişmemiştir.
1973’te çıkarılan 1739 Sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu ile eğitim sistemimiz “örgün eğitim” ve “yaygın eğitim” olmak üzere iki ana bölümden oluşmuştur. Çağın gereklerine göre toplumun eğitim gereksinimlerini karşılamayı amaçlayan bu yapılanmada da hedef, “iyi insan, iyi vatandaş” yetiştirmektir. 1997–1998 eğitim ve öğretim yılında zorunlu eğitimin beş yıldan sekiz yıla çıkarılmasında da amaç, bu hedefe ulaşmaktır. 2000’li yıllara geldiğimizde, Cumhuriyet eğitiminin seksen yıla yaklaşan eğitimi yaygınlaştırma çabası sonucunda, halkımızın ortalama eğitim süresi ancak 4,4’e ulaşmıştır.
1.6. NİTELİKLİ İNSAN, BİLİNÇLİ YURTTAŞ
18. yüzyılın başlarında tarım toplumundan sanayi toplumu’na geçen dünya, 20. yüzyılın ikinci yarısında ise bilgi toplumuna geçmiştir. Böylece, tarım toplumunda geçerli olan kas ve kol gücü, “sanayi toplumu”nda yerini mekanik güce bırakmış, “bilgi toplumu”nda ise beyin gücü en etkili güç olmuştur. Bilgi, bilişim, iletişim ve teknolojideki hızlı gelişmelerle dünya, giderek küçülen küresel bir köy haline gelmekte ve aynı zamanda bir enformasyon toplumuna dönüşmektedir. Bu başdöndürücü değişim ve dönüşüm süreci, acımasız bir rekabeti ve yarışı da beraberinde getirmektedir. Bilginin yoğun üretildiği ve tüketildiği bu toplumda, öncelikler değişmiş, yeni meslekler oluşmuştur.
21. yüzyılın bu sürekli yenilenen ve çeşitlenen iş ortamında rekabet üstünlüğünü, sadece “iyi insan, iyi vatandaş” yetiştirerek sağlayamayız. Başarı için, yalnızca okul eğitiminin yetmediği, herkesin, her şeyi, her yerde yaşam boyu öğrendiği bir dünyada yaşıyoruz. Yoğun uluslararası ilişkiler ağı içerisindeki dünyada etkin ve üretken bir biçimde yer alabilmek, toplumun yaşam kalitesini yükseltebilmek için, insanımızı çok donanımlı yetiştirmek zorundayız. Bunun için, önce insanımızı, küreselleşmenin geliştirdiği evrensel kültürün, önlenemez yayılmacılığına karşı, ulus-devlet bilincine sahip, ulusal değerlerimizi özümseyen, Atatürk devrimleri ve ilkelerini benimseyen ve Cumhuriyet’in kazanımlarını koruyan insanlar olarak yetiştirmeliyiz. Ayrıca, bunların demokrasiye, hak ve özgürlüklerine sahip çıkan, insanlığa saygılı, bilinçli ve sorumlu insanlar olarak yetişmesine özen göstermeliyiz.
Bireysellik, girişimcilik, yaratıcılık, eleştirel düşünme, sorgulayıcı akıl, yenilikçi zeka ve duygusal denge gibi nitelikler, çağdaş eğitimin belirleyici hedefleridir. Bu eğitimin amacı; Atatürk’ün arzu ettiği, fakat bir türlü gerçekleştirilemeyen “düşüncesi, kültürü ve vicdanı özgür insanlar” yetiştirmektir. Artık eğitim, değişimin ve yenileşmenin, bireyin kişiliğini ve yeteneklerini özgürce geliştirebilmesinin bir aracıdır.
Bu açıklamalardan anlaşılacağı gibi, eğitim sistemimiz, artık ezberci ve aktarıcı yöntemlerle çağımızın ihtiyacı olan yaratıcı ve üretken bireyleri yetiştiremez. Ancak, araştırıcı, sorgulayıcı ve buldurucu yöntemlerle bilgiye ulaşmayı ve bu bilgiyi kullanıp paylaşabilmeyi, analiz ve sentez yapabilen iletişim kurma becerisine sahip, takım çalışmasına yatkın, teknolojiyi etkin ve verimli kullanabilen, kendisini sürekli yenileyebilen, yaşam boyu öğrenmeyi benimsemiş bireyleri yetiştirebiliriz.
Küreselleşme ve AB’ye uyum sürecindeki 21. Yüzyıl Türkiye’sinde eğitim sistemimizin yetiştirmesi gereken insan tipi; “misyon yüklenebilen, vizyon sahibi, liderlik yeteneğine sahip, yeteneklerini ve becerilerini geliştirmiş, donanımlı, ulusal ve evrensel değerleri özümsemiş” bir insan tipidir. Burada tanımlanan 21. yüzyıl Türk insanını kısaca; “nitelikli insan, bilinçli yurttaş” olarak özetleyebiliriz.
2. ÜNİVERSİTE ÖNCESİ EĞİTİMİMİZİN YENİDEN
YAPILANDIRILMASI
Özelliklerini “nitelikli insan, bilinçli yurttaş” olarak belirlediğimiz 21. yüzyıl Türk insanını yetiştirebilmek için eğitimimizde mutlaka köklü bir reformun yapılması gerekmektedir. Bu reform hareketi mutlaka bir sistem bütünlüğü içinde ele alınmalıdır. Çünkü, eğitimin hiçbir kademesi öncesinden ya da sonrasından daha az önemli değildir. Okul öncesi eğitim bireysel, ilköğretim toplumsal benliğin oluşmasında öncelik alır. Ortaöğretim üretici, yükseköğretim de toplumun yönetici insan gücü kaynağının niteliğini belirler.
Halen yürürlükte olan eğitim sistemimiz, eğitimin hiçbir kademesinde yeterli yönlendirme ve rehberlik yapılmadığı, ilgi, yetenek ve beceriler ortaya çıkarılıp geliştirilemediği için, insanımızı ya tamamen harcamakta, ya ilgilerinin dışındaki alanlarda mutsuz etmekte, ya da üniversite önünde yığılmasına yol açmaktadır. Bunun için, eğitim sistemimizde üniversite öncesi eğitim kurumlarında köklü bir reform yapılmasında zorunluluk vardır.
Yapılacak eğitim reformunun; okul öncesi eğitimin yaygınlaştırılması, ilköğretimde öğrencilerin ilgi, beceri ve yeteneklerinin belirlenip geliştirilerek ileri öğretim kademelerine sağlıklı biçimde yönlendirilmesi ve lise düzeyinde üniversiteye ve mesleki eğitime dönük yönlendirme esaslarının yeniden düzenlenmesine ve üniversite önündeki yığılmayı önlemeye olanak verecek nitelikte olmalıdır. Gençliğimizi, üniversiteye girememe kâbusundan, işsizler ve mesleksizler ordusuna katılma korkusundan mutlaka kurtarmalıyız.
Ayrıca, eğitimin her kademesinde kalite ve verimin arttırılması gerekmektedir. Bunun için, öncelikle eğitim kurumları çağdaş eğitim teknolojisine sahip hale getirilmeli ve öğretmenler bu teknolojiyi etkin biçimde kullanabilmelidirler. Bunun yanı sıra öğretmenler, öğretim teknikleri, ölçme ve değerlendirme ile kendi alanlarındaki yenilikleri ve gelişmeleri yakından takip edebilmelidirler. Eğitim, bilim ve pedagoji alanlarındaki değişim ve gelişmelerle sürekli dinamik ve canlı tutulmalıdır. Çünkü, çağımızda kendisini sürekli geliştirmeyen, yenilemeyen, durağan olan her kişi, kurum ve sistem geri kalmaya mahkumdur.
İşte bu nedenlerle üniversite öncesi eğitim yeniden yapılandırılmalıdır. İncelememizin bu bölümünde; sırasıyla okul öncesi eğitim, temel eğitim(ilköğretim) ve ortaöğretim kademelerinin yeniden yapılandırılması ele alınmıştır. Her kademedeki mevcut durum, sorunlar ve öneriler ayrı ayrı ele alınmış ve maddeler halinde belirtilmiştir. Bazı kademelerde yapılması düşünülen önemli reformlar ayrı başlıklar altında ortaya konulmuştur.
2.1. OKUL ÖNCESİ EĞİTİM
Mevcut Durum:
Çocukların bedensel, zihinsel ve duygusal gelişiminin sağlanması, iyi alışkanlıkların kazandırılması, bireysel benliğin oluşması, grup çalışmalarına uyum gösterilmesi, anadilin doğru ve güzel konuşulması, el becerilerinin geliştirilmesi, ilköğretime hazırlanma, okul öncesi eğitim sürecinde gerçekleşir. Bu nedenle, okul öncesi eğitimin, genel eğitim içindeki önemi çok büyüktür. Bu önem, ilköğretimde açıkça ortaya çıkmaktadır. Okul öncesi eğitim gördükten sonra ilköğretime başlayan öğrenciler, bu eğitimi görmeyen öğrencilere göre her yönden daha başarılı olmaktadırlar.
0-6 yaş grubu çocuklarının eğitimini kapsayan okul öncesi eğitimin okullaşma oranı 2007 verilerine göre yüzde 20’dir. Bu eğitim, Milli Eğitim Bakanlığı ve diğer kurum ve kuruluşlara bağlı bin civarında anaokulu, yuva ve yurt ile ilköğretim okulu bünyesindeki 16 bin anasınıfında, 20 bin öğretmen nezaretinde, 650 bin öğrenciye verilmektedir.
.Sorunlar:
- Gelişmiş ülkelerde okul öncesi eğitimde okullaşma oranı ortalaması yüzde 70’ler civarındadır. Bizde halen bu oranın yüzde 20’lerde olması, bu eğitimin öneminin ülkemizde yeterince kavranmadığının göstergesidir.
- AB ülkelerinin bazılarında okul öncesi eğitimin bir veya iki yılı zorunlu eğitimin içindedir. Türkiye’de ise okul öncesi eğitim zorunlu değildir ve paralıdır.
- Okul öncesi eğitimde görev alan öğretmenlerin önemli bir kısmı, bu kademe ile ilgili eğitimi almamış öğretmenlerden oluşmaktadır. Bu da eğitimin verimini düşürmektedir.
- Bu eğitim için kullanılan fiziki mekanlar, yetersizdir. Bağımsız Anaokullarının sayıları çok azdır. İlköğretim okullarının çoğunda Anasınıfı olarak ayrılan birimler, fiziki konum, kapasite, hijyen ve sağlık yönünden amaca uygun değildir.
Öneriler:
- Okul öncesi eğitimin yaygınlaştırılması: Okul öncesi eğitime öncelik tanınmalıdır. Bu eğitim kademesinde okullaşma oranının önümüzdeki 10 yıl içinde yüzde 50, Cumhuriyetimizin 100. yılı olan 2023’te yüzde 75-80 olması hedef alınmalı, buna göre planlamalar yapılarak hayata geçirilmelidir. Okul öncesi eğitim konusunda halkımız bilgilendirilmeli ve bilinçlendirilmelidir. Bu konuda anne-baba eğitimine büyük önem verilmelidir.
- Okul öncesi eğitimin zorunlu eğitim kapsamına alınması: Önümüzdeki beş yıl içinde 6 yaş grubundaki (60-72 aylık) çocukların okul öncesi eğitimi zorunlu hale getirilmeli, bununla ilgili yasal düzenlemeler yapılmalıdır. On yıl içinde ise 5 yaş grubundaki (48-60 ay) çocukların da bu eğitim kapsamında zorunlu eğitime alınması için planlamalar yapılmalıdır.
- Öğretmen yetiştirilmesi ve hizmetiçi eğitim: Eğitim Fakültelerinin Okul Öncesi Eğitim Öğretmenliği bölümleri sayı ve kapasitece arttırılmalıdır. Mevcut öğretmenlerden, gerekli eğitimi almayanlar ise hızla hizmetiçi eğitimden geçirilmelidir.
- Fiziki ortamın geliştirilmesi: Bağımsız Anaokullarının yapımına öncelik verilmelidir. Yeni yapılacak ilköğretim okullarında ana sınıflarına amacına uygun mekanlar ayrılmalıdır. Başta mesleki ortaöğretim kurumları olmak üzere tüm ortaöğretim kurumlarında anasınıfları açılması sağlanmalıdır. Bu konuda, özel sektör, yerel yönetimler, vakıflar ve sivil toplum kuruluşları da teşvik edilmeli ve desteklenmelidir.
Bu arada, özellikle kırsal kesimlerde ve küçük yerleşim birimlerinde öğrenci yetersizliği nedeniyle kapatılan veya kapasitesinin altında öğrenciyle eğitim yapan okullar, anaokulu ve anne-baba eğitimi için değerlendirilebilir.
2.2. TEMEL EĞİTİM (İLKÖĞRETİM)
Mevcut Durum:
İlköğretim, eğitilmiş insan gücünün yetiştirilmesinde en önemli öğretim kademesidir. Temel bilgi ve beceriler, davranış, tutum ve alışkanlıklar ve yurttaşlık bilinci bu dönemde kazandırılır. Çocukların; ilgi ve yetenekleri geliştirilerek, daha ileri eğitime bu dönemde özendirilirler. Ulusal dil, tarih ve coğrafya bu öğretim kademesinde öğretilir. Ulusal kimlik bu dönemde kazandırılır. Ortak değer yargıları, demokratik yaşamın normları, insanlık ülküsü bu dönemde özümsetilir. Atatürk’ün Türk toplumuna kazandırdığı değerler, Cumhuriyet’in kazanımları bu dönemde benimsetilir. Bu dönemi “bilinçli yurttaş” yetiştirme dönemi olarak niteleyebiliriz.
İlköğretim, 6-14 yaş grubundaki çocukların eğitim ve öğretimini kapsamaktadır. 1998’den bu yana bu sekiz yıllık ilköğretim, kesintisiz ve zorunludur. Resmi ve özel 35 bin civarında ilköğretim kurumunda, 400 bin öğretmenin eğitiminde, 10 milyon 500 bin öğrenci öğrenim görmektedir. İlköğretim kademesinde okullaşma oranı yüzde 95 civarındadır.
Sorunlar:
- İlköğretim kademesinde en önemli sorun, 6 yaşındaki çocukla ergenlik çağındaki 14 yaşındaki çocuğun bir arada, aynı mekanda öğrenim görmesi, baskı, taciz, şiddet ve zararlı alışkanlıklar gibi birçok olumsuzluğa da yol açmaktadır. 2007-2008 öğretim yılında İstanbul’un Beyoğlu ilçesindeki bir ilköğretim okulunda bir 8. sınıf öğrencisinin kurusıkı tabanca ile kız arkadaşını yaralaması bu durumun en çarpıcı kanıtlarındandır.
- Fiziki anlamda sıkıntılar devam etmektedir. Kırsal kesimlerde ve büyük şehirlerde mekan sıkıntısı had safhadadır. Büyük şehirlerde sınıf mevcutları 60-70’e kadar çıkmaktadır. Birçok okulda ikili öğretim yapılmaktadır. Aynı zamanda okulların çoğu çağdaş eğitim teknolojisinden yoksundur.
- Rehberlik ve yöneltme çalışmaları yetersizdir. Özellikle ülkenin ve dünyanın ihtiyacı olan meslek adamlarını yetiştirecek meslek okullarına yönlendirme yeterince yapılmamaktadır. Yöneltme sonuçları tavsiye niteliğinde olduğundan, veliler tarafından çoğu zaman göz ardı edilmekte ve bu da öğrencinin yeteneği olmayan öğretim kademelerine geçişine yol açmaktadır. Bunun sonucunda öğrenciler başarısız veya mutsuz olmaktadırlar. Hâlbuki birçok batı ülkesinde bu yönlendirmeye uymak yasal zorunluluktur.
- Son yıllarda ilk ve ortaöğretimde öğrenci merkezli eğitim anlayışı ile yapılandırmacı öğretim yöntemi benimsenmiştir. Öğrenciyi öğrenmede temel öğe kabul eden bu anlayış ve yöntem, öğretmenlere yeterince kavratılmadığından başarıyla eğitim hayatına geçirilememektedir.
- Çağın ve ülkenin gereklerine, öğrencinin ilgi ve yeteneklerine göre yönlendirme esasları belirlenmemiştir. Öğretmenler bu konuda gerekli bilgi donanımına sahip değillerdir.
- 17. Milli Eğitim Şûrası’nda alınan karar sonrasında Bakanlıkça, 2008 yılından sonra Ortaöğretim Kurumları Seçme Sınavı (OKS)’nin kaldırılacağı açıklanmıştır. Bunun yerine 6.,7.,8. sınıfların sonuna merkezi Seviye Belirleme Sınavları (SBS) konmuştur. Bu değişiklik, öğrenciyi dershaneden okula çekmek amacıyla çok iyi niyetle yapılmıştır. Fakat daha uygulama tam başlamadan şu anda dershaneye gitme olayı 4.-5. sınıfa inmiştir. Bu da bizi önümüzdeki dönemde çocukluğunu yaşamamış kuşaklarla baş başa bırakacaktır.
Öğrencinin Ortaöğretim Yerleştirme Puanı; SBS puanının yüzde 70’i, Yılsonu Başarı Puanı (YBP)’nın yüzde 25’i ve Davranış Puanı (DP)’nin yüzde 5’i alınarak hesaplanacaktır. Bu tarz merkezi sınavlar, yılsonu ve başarı puanı ile ilgili oranlar, bölgeler ve okullar arasındaki dengesizlikler nedeniyle çeşitli sorunlara ve adaletsizliklere yol açacaktır.
Öneriler:
- İlköğretimin kademelendirilmesi: Uyum süreci içinde bulunduğumuz AB ülkelerinin çoğunda, zorunlu eğitimin ilk 4-5 yılı I.Kademe, 5-8 yılı II. Kademe olarak yürütülmektedir. Yaş farkı büyük olan çocuklar arasındaki olumsuz etkileşimi ortadan kaldırmak için, ilköğretim okullarının yine kesintisiz, fakat kademeli bir yapıya kavuşturulması gerekmektedir. Bu nedenle, ilköğretimin ayrı mekânlarda I. Kademe ve II. Kademe olarak eğitimini sürdürmesi ve kademeler arasında Diploma yerine Geçiş Belgesi ile geçiş yapılması uygun olacaktır.
- II. Kademenin çok programlı hale getirilmesi: II. Kademenin seçmeli derslerle çok programlı hale getirilmesi düşünülmelidir. 1949 yılında yapılan 4. Milli Eğitim Şûrası’nda ortaokulların “muhtelif gayeli” (çok amaçlı) olması önerilmiştir. Bakanlık, bu öneriyi Bursa’nın Mustafakemalpaşa, Nevşehir ve Muş’ta birer ortaokulu örnek uygulama okulu seçerek 1952-1953 öğretim yılında uygulamaya sokmuştur. Çok amaçlı okul denemesi daha sonra İstanbul Atatürk Kız Lisesi ve Ankara Bahçelievler Lisesi’nde de uygulanmıştır. Fakat, 1960 ihtilalinden sonra bu uygulamaya sonuçları test edilmeden son verilmiştir.
Kişi ilgi, yetenek ve becerilerinin küçük yaşlarda geliştiği göz önüne alınarak, ilköğretimin II. Kademesinde, öğrencilerin haftada sekiz saat kadar bir sürede seçmeli derslerle bir üst öğretim basamağına hazırlanmaları ve böylece bilinçli yönelmeleri, tercih yapmaları yararlı olacaktır. Bu durum, öğrencilerin mesleki eğitime yönelmelerinde de etkili olacaktır.
- Kampus tarzında yapılanma: Mekân sıkıntısını önlemek için kırsal kesimlerde merkezi yerleşim birimlerinde yatılı ve pansiyonlu ilköğretim okullarının yapımına hız verilmelidir. Büyükşehirlerde merkezde uygun arsa yoksa, merkez dışında kampus (yerleşke) tarzında yapılanmaya gidilmeli, taşımalı öğretim imkanlarından yararlanılmalıdır. İlköğretim okullarının çağdaş eğitim teknolojisine sahip olması için Bakanlık her türlü olanağı kullanmalıdır. Özellikle Bilişim ve Teknoloji sınıflarına büyük önem verilmelidir.
- Rehberlik ve yönlendirme: İlköğretim okullarının Rehber Öğretmen açığı hızla kapatılmalıdır. Sınıf ve branş öğretmenleri periyodik bir tarzda Rehberlik eğitiminden geçirilmelidir. 4. sınıftan itibaren öğrencinin bilgi, beceri ve yetenekleri yakından izlenmelidir. Çağdaş dünyanın ve ülkenin gereksinimi olan meslekler öğrencilere ve velilere tanıtılmalı ve öğrenciler yeteneklerine göre mesleki eğitime yönlendirilmelidir.
Yönlendirme, tamamen bilimsel verilere ve kriterlere göre yapılmalı ve bu konuda veli ve öğrenci ikna edilmelidir. İlköğretim hayatı sonundaki yönlendirmeye velinin kesin uyumunu sağlayacak yasal düzenlemeler yapılmalıdır. Böylece, insan, imkân ve zaman israfı büyük ölçüde önlenmiş olacaktır.
- Sürekli ve zorunlu hizmetiçi eğitim: İlköğretim okulu öğretmenleri, alanlarındaki bilimsel ve teknolojik gelişmelerden haberdar edilmeli, pedagojik formasyonu geliştiren “sınıf yönetme, yapılandırıcı ve öğrenci merkezli eğitim, eleştirel ve yaratıcı düşünme, ölçme-değerlendirme” konularında sürekli ve zorunlu hizmetiçi eğitime tabi tutulmalıdır. Özellikle eğitim teknolojisinin etkin kullanımını sağlamak için her türlü önlem alınmalıdır. Bu konularda, ilköğretim müfettişleri, akademisyenler ve uzman kişilerden yararlanılmalıdır. Bu çalışmalar, kitap, dergi, CD ve internetle desteklenmelidir.
- Ortaöğretime Geçiş Sistemi: 6. 7. ve 8. sınıflardan sonra merkezi Seviye Belirleme Sınavı yapılması, birleştirilmiş sınıflarda okuyan, yeterli branş öğretmeni bulunmayan okulların öğrencilerinin aleyhine sonuç verecektir. Yılsonu Başarı Puanının yüzde 25, Davranış Puanının da yüzde 5 oranında Ortaöğretim Yerleştirme Puanı’na etki etmesi ise, öğretmen kadrosu tam olan, sağlıklı ve ölçme-değerlendirme yapılan öğrencilerin aleyhine, yeterli branş öğretmeni olmayan küçük yerleşim birimlerindeki öğrencilerin lehinedir. Bu durum büyük bir adaletsizliğe ve velilerin tepkisine yol açacaktır. Her yıl merkezi sınav yapılması, öğrenciyi okula çekmek yerine, daha uzun süre dershanelere bağımlı hale getirecektir. Bu nedenle; öncelikle yeni konulan merkezi sınavlardan vazgeçilmelidir. Bunun yerine bölgeler ve okullar arasındaki öğretmen, araç-gereç, fiziki yapı, diğer imkan ve fırsatlar arasındaki eşitsizlikler kaldırılmalı, sağlıklı bir ölçme-değerlendirme ortamı oluşturulmalıdır.
Eğer, SBS’den vazgeçilmeyecekse; Ortaöğretime Yerleştirme Puanının hesaplanmasında, Yılsonu Başarı Puanı ve Davranış Puanının toplam katkısı yüzde 25 yerine yüzde 10-15’e düşürülmelidir.
- Üç ayrı alana yönlendirme: Aslında OKS kaldırılmayarak, İlköğretim sonrası olgunluk sınavı gibi değerlendirilmeli ve bu sınava tüm öğrencilerin katılımı zorunlu olmalıdır. Öğrenciler OKS sonucunda aldığı puanlara göre üç ayrı öğretim alanına yönlendirilmelidir.
-
- Genel Akademik Öğretim
- Mesleki ve Teknik Öğretim
- Mesleki Eğitim (Çıraklık ve Meslek Eğitimi) (Bu kurumlara Meslek Okulu adı da verilebilir.)
- Meslekî eğitime yönlendirme: OKS sonucuna göre, belli bir puan barajını aşamayan öğrenciler, Mesleki Eğitim Okullarına yönlendirilmeli ve kısa sürede meslek adamı olup hayata atılmaları sağlanmalıdır. Bu öğrenciler isterlerse, Açıköğretim Lisesi’ne kaydolarak aynı anda lise öğretimlerini de devam ettirebilmelidirler.
Mesleki eğitim kapsamına girecek öğrenci sayısının 300-400 bin kişi olacağı hesaplanmaktadır. Bu durum üniversite önündeki yığılmayı da büyük ölçüde önleyecektir.
2.3. ORTAÖĞRETİM
Mevcut Durum:
Ortaöğretim, ülkenin üretici insan gücünün niteliğini belirler. Bu öğretim dönemi, kendinden önceki dönemleri tamamlamak ve bir sonrasına hazırlamak açısından diğerlerinin önüne geçer. Bu dönemin amacı, öğrencilere asgari bir ortak kültür vererek onlara kişi ve toplum sorunlarını tanımak, çözüm yolları aramak ve yurt kalkınmasına katkıda bulunmak bilincini kazandırmaktır. Çeşitli programlarla öğrencileri ilgi, yetenek ve becerileri doğrultusunda yüksek öğretime veya mesleğe ve iş alanlarına hazırlamak da ortaöğretimin amaçları arasındadır. Ayrıca, bu dönem, öğrencinin araştırma, bulma, soruşturma, sorgulama, düşünme ve yorumlama gibi yöntem ve zihinsel becerileri kazanma dönemidir. Bu dönemi, kısaca “nitelikli insan” yetiştirmenin hazırlık dönemi olarak kabul edebiliriz.
Ortaöğretimde 7 bin 500 öğretim kurumunda 185 bin öğretmen nezaretinde 3 milyon 200 bin öğrenci öğrenim görmektedir. Bunun genel ortaöğretim ile mesleki ve teknik ortaöğretim dağılımı şöyledir: Genel ortaöğretim kurum sayısı 3 bin 500, öğretmen sayısı 100 bin ve öğrenci sayısı 1 milyon 800 bin civarındadır. Mesleki ve teknik ortaöğretimde ise kurum sayısı 4 bin, öğretmen sayısı 85 bin ve öğrenci sayısı 1 milyon 100 bin civarındadır.
Sorunlar :
a. Veriler incelendiğinde ortaöğretim içinde genel ortaöğretimin payı yüzde 65, mesleki ve teknik ortaöğretimin payı yüzde 35 civarındadır. Görüldüğü gibi burada mesleki ve teknik ortaöğretimin aleyhine bir durum söz konusudur. Aslında bu oranın mesleki ve teknik ortaöğretimde yüzde 65, genel ortaöğretimde yüzde 35 olması gerekmektedir. Beş yıllık kalkınma planlarında ve Milli Eğitim Şûralarının kararlarında da oranların bu şekilde olması öngörülmüştür. AB ülkelerinde ise, mesleki ve teknik ortaöğretimde okullaşma oranı, genel ortaöğretime göre çok yüksektir.
b. Ortaöğretim okullarında öğretim süresi 2005-2006 öğretim yılından itibaren 4 yıla çıkartılmıştır. Fakat ortaöğretim isteğe bağlıdır. AB ülkelerinin çoğunda ise ortaöğretim, zorunlu eğitim süresinin içindedir. Bu ülkelerde zorunlu eğitim 12-13 yıldır.
c. Ortaöğretimde fiziki kapasite, ihtiyacı karşılamaktan uzaktır. Dört yıllık lise öğretimine geçildikten sonra yeni okul veya mevcut okullara ek bina ve ek derslik yapımı gibi önlemler alınmamıştır. Şu anda özellikle şehir merkezlerindeki liselerde 40 kişilik sınıflarda 60-70 öğrenci öğrenim görmektedir. 2007-2008 öğretim yılında liseler mezun vermeyeceğinden 2008-2009 öğretim yılında ortaöğretimde mekan sıkıntısı had safhaya ulaşacaktır. Küçük yerleşim birimlerinde ve kırsal kesimlerdeki ortaöğretim okullarının çoğu ise kapasitesinin çok altında öğrenci ile öğrenim yapmaktadır.
Ayrıca, üretici insan gücünü yetiştirecek olan liselerin çoğu bilişim teknolojisi ve çağdaş eğitim teknolojisine sahip değillerdir. Eğitimde kalitenin arttırılması için gerekli olan fen laboratuarları, kütüphane, resim-müzik atölyeleri, konferans. sinevizyon ve spor salonları gibi birimlerden tamamı veya birkaçı liselerimizin çoğunda bulunmamaktadır.
d. Öğretmenler, ekonomik nedenlerle alanlarındaki yayınları takip edememektedirler. Hizmetiçi eğitim, hem zorunlu olmadığı ve hem de sayı ve kapasite bakımından yetersiz olduğu için öğretmenlerin çoğu bu eğitimden yararlanamamaktadır. Meslek hayatı boyunca hizmetiçi eğitime hiç katılmayan öğretmen sayısı küçümsenmeyecek kadar çoktur. Çağdaş eğitim teknolojisi, özellikle bilişim teknolojisi ve internet öğretmenler tarafından etkin kullanılamamaktadır. Lise-üniversite işbirliği yapılmadığından, branşlarındaki bilimsel gelişmelerden öğretmenler bilgilenememektedir. Bu yüzden, öğretmenlerin çoğundan verimli bir hizmet alınamamaktadır.
e. Genel ortaöğretim ve mesleki ve teknik ortaöğretim kurumları karmaşık bir yapıya sahiptir. 80 civarında değişik isimde ortaöğretim kurumu bulunmaktadır. Aynı programı uygulayan okulların bile illere göre isimleri değişmektedir. Örneğin, tekstil ve konfeksiyon alanında öğretim yapan liseler, değişik yerleşim birimlerinde Tekstil Lisesi, Konfeksiyon Lisesi, Trikotaj Lisesi ve Terzilik Meslek Lisesi gibi farklı isimler almaktadır.
f. Ortaöğretim kurumlarında okuyan öğrencilerin 9. sınıf sonunda, bu kurumlar arasında yatay ve dikey geçiş yapmaları, genel ortaöğretim öğrencilerinin okullarında okurlarken mesleki ve teknik ortaöğretim okullarında modüler sistemle mesleki sertifika programlarına da devam etmesi ilke olarak benimsenmişse de, uygulamada çeşitli sorunlar çıkmaktadır.
g. Gelişmiş ülkelerde, üstün zekâlı çocuklar için özel eğitim okulları bulunduğu halde, ülkemizde bu tür okullar bulunmamaktadır. Ülkemizde özel eğitim denilince, sadece özürlüler eğitimi anlaşılmaktadır. Üstün zekalı okullarının açığını şimdilik Anadolu Liseleri ile Fen ve Sosyal Bilimler Liseleri karşılamaktadır. Fakat, sekiz yıllık zorunlu eğitime geçilirken Anadolu Liselerinin I. Kademeleri tasfiye edilmiş, yabancı dil saatleri ise giderek düşürülmüştür. Sayılarının arttırılması da bu okulların kalitesini ve başarısını düşürmüştür.
h. 13-17 Kasım 2006 tarihlerinde gerçekleştirilen 17 Milli Eğitim Şûrası’nda ortaöğretimden yüksek öğretime geçişte uygulanan ÖSS’nin yakın bir gelecekte kaldırılması kararlaştırılmıştır. Bunun yerine, yüksek öğretime geçişte, ilköğretim okullarında olduğu gibi, arasınıflarda yapılacak merkezi Seviye Belirleme Sınavlarında ve son sınıftan sonra uygulanacak Olgunluk Sınavında alınacak puanların etkili olması önerilmiştir. Bu durum, üniversitelerin kendi öğrencisini seçme hakkını elinden alacak ve dolayısıyla özerkliklerini zedeleyecektir. Ayrıca, bu durum üniversiteler ile MEB arasındaki kopukluğu daha da arttıracaktır.
Öneriler:
- Meslekî eğitimde okullaşma oranının arttırılması: Mesleki ve teknik ortaöğretimin ortaöğretim içindeki payının arttırılması için bilimsel ve rasyonel yöntemler kullanılmalıdır. Öncelikle, ilköğretim okulları ile mesleki ve teknik ortaöğretim kurumları arasında mesleklerin tanıtılması yönünden ortak çalışmalar yapılmalıdır. Özel sektör, meslek odaları, meslek kuruluşları ve sivil toplum kuruluşları, mesleki ve teknik ortaöğretimi, ekonomik ve sosyal yönden desteklemeli ve mezunlarına istihdam imkanı sağlamak için gerekli çalışmaları yapmalıdır. Velilere, mesleki ve teknik eğitimin öğrencilere geleceklerinde ne gibi olanaklar sağlayacağı çeşitli araçlarla anlatılmalıdır. Ayrıca, üniversiteye girişte özellikle meslekî ve teknik lise mezunlarının kendi alanlarında mühendis olmaları önündeki baraj engelinin kaldırılması, hem bu okullara talebi arttıracak ve hem de öğrenci kalitesini yükseltecektir.
- Zorunlu eğitimin 13 yıla çıkarılması: Önümüzdeki 10 yıl içinde 4 yıllık lise öğretimi de zorunlu eğitimin kapsamına alınmalıdır. Bunun için, yasal düzenlemeler yapılmalı, böylece zorunlu eğitim süresi, okul öncesi eğitimle birlikte 13 yıla çıkmış olacaktır.
- Çok Programlı Lise modelinin yaygınlaştırılması: Milli Eğitim Bakanlığı, dört yıllık lise öğretiminin bina gereksinimini öncelikle ele almak ve en kısa zamanda bu gereksinimi gidermek durumundadır. Bu da kapasitenin en az yüzde 30 arttırılması demektir. Eğer, dört yıllık lise öğretimi de zorunlu eğitim kapsamına alınırsa, yapı gereksinimi daha da artacaktır. Bu konuda küçük yerleşim birimlerinde problemin çözümü daha kolaydır. Çünkü, buralarda değişik türdeki ortaöğretim kurumlarının çoğu kapasitesinin altında öğrenci ile öğretim yaptıklarından, bu okullar Çok Programlı Lise (ÇPL) statüsüne dönüştürülerek fiziki mekan gereksinimi büyük ölçüde ortadan kaldırılabilir.
- Beş yılda bir hizmetiçi eğitim: Okul öncesi öğretim ve ilköğretimde olduğu gibi ortaöğretim de öğretmenlerin hizmetiçi eğitimine büyük önem verilmelidir. Bu nedenle, hizmetiçi eğitim zorunlu hale getirilmeli ve her öğretmen en az beş yılda bir bu eğitimden geçirilmelidir. Öğretmenlerin bilişim ve eğitim teknolojisini etkin kullanmalarını sağlayacak önlemler alınmalıdır. “Lise-Üniversite işbirliği” yapılarak, liselerdeki öğretmen ve öğrencilerin akademik havayı, ortak etkinliklerle sık sık teneffüs etmesi sağlanmalıdır.
- Okul çeşitliliğinin sadeleştirilmesi: Ortaöğretimdeki okul çeşitliliği azaltılmalı, liseler aşağıda belirtildiği gibi, iki tür halinde yeniden yapılandırılmalıdır.
1- Genel Akademik Liseler
2- Mesleki ve Teknik Liseler
Bugün sayısı 80’e ulaşan lise türü ise bu iki tür içinde alt programlar ve alanlar olarak yer almalıdır.
- Modüler sistemle meslek eğitimi: ortaöğretim kurumlarındaki öğrencilerin 10. sınıf sonuna kadar, bu kurumlar arasında yatay ve dikey geçişlerine imkan verecek bir düzenleme yapılmalıdır. Genel lise öğrencilerinin, mesleki ve teknik liselerde yapılacak modüler sistemle mesleki eğitim sertifika programlarına katılıp aynı zamanda meslek sahibi olmaları kararı hayata geçirilmelidir.
- Anadolu Lisesi Modelinin genelleştirilmeli: Anadolu Liseleri, şu anda I. Kademesi kapatılarak, yabancı dil saatleri azaltılarak ve sayıları çoğaltılarak, ülkenin iyi lisan bilen insan ihtiyaçlarını karşılamak amacından uzaklaştırılmıştır. Yirmi beş yıl önce yaygınlaştırılan bu okulların çoğu, gerek lisan öğretiminde ve gerekse üniversiteye girişte başarılı olmuşlardır. Bu durum, bazı eğitimciler tarafından orta dereceli okullar arasındaki dengeyi bozan bir unsur olarak görülmüştür. Prof. Dr. İrfan Erdoğan’ın dediği gibi, liseler arasında keskin bir çizgi oluşmuştur. Bu durumun çözümü, Anadolu Liseleri tasfiye edilerek değil, bu okul modeli genelleştirilerek gerçekleştirilebilir. İlköğretimden sonra belli bir puanı tutturamayan öğrenciler meslek eğitimine yönlendirildikten sonra, diğer öğrenciler genel liselere ve meslek liselerine Anadolu Liseleri gibi, belirli kontenjanla ve puanla kayıt edilmelidir. O zaman, tüm liseler aynı standartta ve statüde olacağından Anadolu Lisesi adını kullanmaya da gerek kalmayacaktır.
- Sınav eksenli-dershane odaklı eğitim: ÖSS’nin kaldırılması ve bunun yerine liselerin arasınıflarında merkezi Seviye Belirleme Sınavlarının yapılması, son sınıftan sonra merkezi Olgunluk Sınavı konulması, öğrencileri daha çok dershanelere bağımlı hale getirecektir. Bu nedenle, ortaöğretimden yüksek öğretime geçiş konusu, mutlaka MEB yetkilileri ile YÖK temsilcilerinin birlikte oluşturacakları bir sistemle çözümlenmelidir. Bu düzenleme yapılırken, üniversite önündeki yağılmanın önlenmesi düşüncesi ön planda tutulmalıdır.
En önemli eğitim sorunlarımızdan biri olan üniversite önündeki yığılmanın önlenmesi konusuyla ilgili önerilerimiz ileride ayrı bir başlık altında ortaya konulacaktır.
3. YENİ EĞİTİM REFORMUNUN TEMEL İLKELERİ
Küreselleşen dünyaya ve AB’ye uyum sürecindeki Türkiye’de yapılacak yeni eğitim reformunun gerçekleştirilebilmesi ve günümüzün gereksinimi olan “nitelikli insan-bilinçli yurttaş” tipini yetiştirebilmesi için uyulması gereken temel ilkeleri şöyle özetlemek mümkündür.
3.1. ZORUNLU EĞİTİM
Ülkemizde 1997-1998 öğretim yılından itibaren zorunlu eğitim kesintisiz olarak 5 yıldan 8 yıla çıkarılmış ve Ortaokul türü ilköğretim bünyesine alınmıştır. Gelişmiş ülkelerde zorunlu eğitim genellikle 10-12 yıl arasındadır. Bu nedenle, önümüzdeki 5 yıl içinde zorunlu eğitimin 8 yıldan 13 yıla çıkarılmasında yarar bulunmaktadır.
Şöyle ki;
1. Okul öncesi eğitimde öncelikle 6 yaş grubu zorunlu eğitim kapsamına alınmalıdır.
2. İlköğretimdeki kesintisiz 8 yıllık zorunlu eğitim sürdürülmeli, fakat bu eğitim kurumları, pedagojik, sosyolojik ve psikolojik nedenlerle I. ve II. Kademe biçiminde kademelendirilmeli ve ayrı mekanlarda öğretim yapmaları sağlanmalıdır.
3. 4 yıllık lise öğretimi de, gerekli önlemler alınarak ve sağlık ortamı hazırlanarak zorunlu eğitim kapsamına alınmalıdır. Genel Lise ve Meslek Lisesine yerleştirilemeyen ve Meslek Eğitim Merkezlerine yönlendirilen öğrencilerin eğitimi de zorunlu eğitim kapsamında değerlendirilmelidir.
Prof. Dr. Türkan Saylan Türkiye’de ortaöğretim durumu ile ilgili yazısında bu kademede okullaşmanın yüzde 50 olduğunu, bu oranın yüzde 80’lerde olması gerektiğini belirtmiştir. Saylan, bu nedenle, zorunlu eğitimin okul öncesi bir yılla birlikte ortaöğretimi kapsamadan, ne bu hedefe ulaşabileceğini, ne de kızların okullaşmasındaki korkunç açığın ve ayıbın kapanabileceğini ifade etmiştir.
3.2 MESLEKİ EĞİTİME YÖNLENDİRME:
Bir mesleğin bile yetmediği, kişilerin gereksinimlerine göre yaşam boyu aldıkları eğitimlerle sık sık meslek değiştirdiği bir ortamda, ülkemizde meslek eğitimine gerekli önemin verilmemesi gerçekten üzücüdür. Bu nedenle, en kısa zamanda mesleki ve teknik ortaöğretimin genel öğretim içindeki payının yüzde 35’lerden 60’lara, 70’lere çıkarılması gerekmektedir.
Bunun için;
1. Okul öncesi eğitimde öğrencinin ilgi, yetenek ve becerileri ortaya çıkarılmalıdır.
2. İlköğretim I. Kademede, bu ilgi yetenek ve beceriler geliştirilmelidir. II. Kademede program çeşitliliği ile bu süreç devam ettirilmeli ve sağlıklı yönlendirme yapılmalıdır. Bunun için, mesleki eğitim kurumları ve özel sektörün meslekleri tanıtıcı çalışmalara önem vermeleri gerekmektedir. Bu konuda yapılacak yönlendirmenin zorunlu olması için yasal düzenleme yapılmalıdır.
3. Ortaöğretimin arasınıflarında, genel liselerle meslek liseleri arasında yatay ve dikey geçişlere olanak tanıyan düzenleme hayata geçirilmelidir. Ayrıca genel lise öğrencilerin modüler sistemle meslek liselerindeki mesleki sertifika programlarına katılıp meslek sahibi olmaları sağlanmalıdır.
4. Meslek Lisesi mezunlarının yüksek öğretimde kendi alanlarında mühendis olmalarına engel olan uygulamanın kaldırılması da mesleki eğitime yönelmede önemli bir etken olacaktır.
5. Meslek Yüksek Okullarının da sayılarının çoğaltılıp kalitelerinin arttırılması ve bu okullara sınavsız girilmesi mesleki öğretime yönelmeyi özendirecektir.
3.3. EĞİTİMDE ÇOK PROGRAMLILIK
İnsan kaynağı, bir ülkenin en büyük zenginliğidir. Bu kaynağın iyi değerlendirilmesi için, bireylerin ilgi, yetenek ve becerileri ili zeka türü belirlenerek, eğitimin her kademesinde buna göre geliştirilmesi gerekmektedir. Bilinçli meslek seçimi ve bunun sonucunda başarılı bir insan olmak, ancak böyle bir eğitimle mümkündür. “Çoklu zeka” kavramı eğitim hayatımıza girdiğine göre, üniversite öncesi eğitim kademelerinin de, öğrencilerin zeka türüne göre çok programlı olması gerekmektedir.
1. Okul öncesi eğitim ve ilköğretim I. Kademe dönemlerinde ilgi, yetenek ve becerileri belirlenen öğrenciler, ilköğretimin II. Kademesinde çok programlı bir eğitime tabi tutulmalıdır. II. Kademede öğrenciler, seçmeli derslerle daha sonraki öğretime hazırlanmalıdırlar. Bu dersler, öğrenciyi akademik öğretime veya mesleki ve teknik öğretime hazırlayacak nitelikte olmalıdır. Bu durum, sekiz yıllık zorunlu öğretime geçildikten sonra ortaokul bölümleri kapatılan meslek liselerinin alt yapı açığını da kapatacaktır.
2. Ortaöğretim kurumlarında da çok programlı bir yapıya geçilmelidir. Bu, ders geçme ve kredi sistemindeki gibi, öğrencinin ilgi ve yeteneklerine göre özgürce seçebileceği derslerle oluşacak programlarla gerçekleştirilmelidir. Bu konuda Talim ve Terbiye Kurulu’nun son olarak önerdiği (öğretmen/branş dersliği) uygulaması da çok programlı eğitim ortamının oluşmasına katkıda bulunacaktır. Ayrıca, programlar arasında yatay ve dikey geçişlere olanak tanınmalıdır.
3.4. EĞİTİM KALİTESİNİN YÜKSELTİLMESİ
Çağımızda her türlü mal ve hizmetin üretilmesinde öncelik kazanan ögeler; kalite ve verimliliktir. Eğitimimizin bu yönde de önemli sorunları vardır. Eğitim kalitesinin yükseltilmesi ile ilgili sorunları çözüm önerileri ile birlikte maddeler halinde ortaya koymakta yarar bulunmaktadır.
a. Eğitim Yöneticisi ve Öğretmen Yetiştirilmesi
Eğitimde başarıya ulaşma büyük ölçüde öğretmen niteliği ile ilişkilidir. Ünlü eğitimci John Dewey’in dediği gibi, “Bir ülkenin eğitimi, öğretmeninin niteliği kadar iyidir.” 12 Eylül 1980’de öğretmen yetiştiren Öğretmen Okulu, Eğitim Enstitüsü ve Yüksek Öğretmen Okulları kapatılmış ve öğretmen yetiştirme görevi yüksek öğretim kurumlarına devredilmiştir. Bu tarihten sonra yetiştirilen öğretmenler, her ne kadar alan bilgisi yönünden yeterliyse de mesleki yeterlilik, pedagojik formasyon, öğretmenlik ruhu, özveri ve motivasyon yönlerinden yetersizdirler. Öğretmenler zorunlu hizmetiçi eğitime tabi olmadıklarından branşlarındaki bilgi ve öğretim tekniklerindeki yeniliklerden anında haberdar olamamakta ve kendilerini yenileyememektedirler.
Son yıllarda nitelikli eğitim yöneticisi de yetişmemektedir. Bu görevi başarı ile yürütebilecek öğretmenler, özlük hakları yönünden özendiriciliği olmadığından yöneticiliği tercih etmemektedirler. Yönetici atamaları ile ilgili esas kriterler belirlenmemiştir. Eğitim yöneticilerinin belirlenmesinde şahsi kayırma ve siyasi tercihler rol oynadığından bir çok olumsuz atama ile karşılaşılmaktadır. Eğitim yöneticilerinin aynı görev yerinde uzun süre görev yapması bazı sakıncalar doğurmaktadır.
Yönetici ve öğretmenlerin son yıllarda özlük haklarında önemli gerilemeler meydana gelmiştir. Maaşlar ve ek ders ücretleri günün normal ihtiyaçlarını karşılamaktan uzaktır. Bu nedenle, sıkıntılar en üst düzeydedir.
1. Anadolu Öğretmen Liselerinin tamamının yatılı hale getirilmesi, öğrencilerinin her türlü masrafının devletçe karşılanması, buna karşılık mezunlarının öğretmen olduktan sonra belirli bir süre zorunlu hizmete tabi tutulması gerekmektedir. Yüksek öğretimde, geçmişteki Yüksek Öğretmen Okulu modelinden yararlanılmalıdır. Öğrenci lisans eğitimini fakültede yaparken, akşamları da mesleki formasyon eğitimini, yatılı olarak kaldığı Yüksek Öğretmen Okulu tazında bir kurumda almalıdır. Böylece idealist, özverili ve başarılı öğretmene yeniden kavuşmamız mümkün olacaktır.
2. Öğretmenlerin mesleki bilgi ve öğretim teknikleri konusundaki yenilikleri takip edebilmeleri için en az 5 yılda bir zorunlu hizmete tabii tutulmalarında yarar bulunmaktadır. Öğretmenlerin yabancı dil ve bilişim teknolojisini etkin kullanma konularında zorunlu eğitime tabi tutulmaları gerekmektedir. Öğretmen kariyer basamaklarında yükselme sınavında öğretmenlere kendi alanlarında soru sorulmamaktadır. Bu sınavda, en az yüzde 40 oranında alan bilgisi ile ilgili sorular sorulmalıdır. Böylece, alan bilgisi yetersiz öğretmenlerin (uzman öğretmen, başöğretmen) ünvanı almaları önlenmiş olacaktır.
3. Eğitim yöneticilerinin atanmasında subjektif değerlendirmeler yerine, lisans üstü eğitim, doktora, mesleki başarı ve deneyim gibi somuti kriterlere göre hareket edilmelidir. Eğitim yöneticileri göreve başlamadan önce en az 6 ay Hizmetiçi Eğitim Enstitülerinde ve açılması düşünülen Milli Eğitim Akademisi’nde hizmetiçi eğitime tabi tutulmalıdır. Ayrıca, eğitim yöneticilerinin görev yerlerinin 5 yılda bir değiştirilmesi gerekmektedir.
4. Eğitim yöneticisi ve öğretmenlerin sosyal ve mali statüsü yükseltilmeli, alınan özlük ve hakları iade edilmeli, maaşları ve ek ders ücretleri toplumdaki statülerine uygun bir düzeye getirilmelidir.
b. Merkez ve Taşra teşkilatının yeniden Yapılandırılması
MEB Merkez Teşkilatı dağınık ve karmaşık bir yapıya sahiptir. Bakan, Müsteşar ve 7 Müsteşar Yardımcısı, Talim ve Terbiye Kurulu Başkanı dışında 16 Ana Hizmet Birimi, 5 Danışma ve Denetim Birimi ve 14 Yardımcı Birimin başında 35 Genel Müdür veya Daire Başkanı, 30 kadar Bakan Müşaviri ünvanlı yetkili bulunmaktadır. Bu kadar üst düzey Bakanlık bürokratı ihtiyaçtan çok fazladır.
Bu görevlere atamada ehliyetten çok, subjektif tercihler ön plana çıkmaktadır. Yetkilerin bu kadar dağılması hizmetin hızlı ve etkin verilmesini önlemekte ve kırtasiyeyi arttırmaktadır. İl ve İlçe Milli Eğitim Müdürlüklerinde de ihtiyaçtan fazla Müdür Yardımcısı ve Şube Müdürü görev yapmaktadır. İl ve İlçe Milli Eğitim Müdürleri ile Müdür Yardımcıları ve Şube Müdürlerinin uzun süre aynı görev yerinde kalması bazı sakıncalar doğurmaktadır.
1.Merkez teşkilatının hantal yapısını ortadan kaldırmak ve daha dinamik bir yapıya kavuşmasını sağlamak için; Bakan dışında, 1 Müsteşar ile biri Mesleki ve Teknik Öğretimden, biri de genel öğretimden sorumlu 2 Müsteşar Yardımcısı ile 7-8 Genel Müdürden oluşan bir yapılanmanın zorunluluğu vardır. Bakan Müşavirlerinin sayısı da azaltılmalı ve bu göreve nitelikli kişilerin atanması sağlanmalıdır. E-devlet uygulamasına geçildiği için; il e ilçe Milli Eğitim Müdürlüklerinde görevli Milli Eğitim Müdür Yardımcısı ve Şube Müdürü sayısı azaltılmalıdır. Böylece en az 2 bin civarında öğretmen tasarrufu sağlanacaktır. Ayrıca, bu görevlere atama yapılırken subjektif etkenler yerine; mesleki bilgi, kıdem, yöneticilik deneyimi, başarılar ve ödüller, lisansüstü eğitim gibi somut kriterler göz önünde bulundurulmalıdır.
2. Bakanlık merkez ve taşra teşkilatındaki her kademedeki yöneticinin ataması sağlam kriterlere bağlanmalıdır. Eğitim, deneyim ve başarı gibi kriterler ön planda tutulmalıdır.
3. İl ve İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü yöneticilerinin 5 yılda bir görev yerinin değiştirilmesi hizmetin verimliliği açısından yararlı olacaktır. Çünkü, bu durum görevlilerin, yeni görev yerlerinde kendilerini yenileyerek yeni bir heyecan ve vizyonla daha verimli çalışmalarına imkan sağlayacaktır.
c. Eğitim Teknolojisinin Etkin Kullanımı
Günümüzde, her alanda olduğu gibi eğitim teknolojisi alanında da önemli gelişmeler olmuştur. Görsel malzeme üreten ve yansıtan her araç, eğitimde kullanılmaya başlanmıştır. Özellikle bilgisayar ve internet, eğitimin olmazsa olmazları arasına girmiştir. Fotoğraf makinesi, kamera, projeksiyon, tepegöz, DVD, VCD çalarlar vb. araçlar, görsel ağırlıklı günümüz eğitiminin en önemli ders işleme araçları olarak kullanılmaktadır. Eğitim kurumlarımızın büyük çoğunluğu bu araç ve gereçlerden yoksundur. Öğretmen ve öğrencilerin çoğu bu eğitim teknolojisini yeterince kullanamamaktadır.
1. Milli Eğitim Bakanlığı, genel bütçe imkanları dışında, il özel idareleri, yerel yönetimler, meslek odaları, sivil toplum kuruluşları, özel sektör ve eğitim hayırseverleri ile işbirliği yaparak okullarımızın eğitim teknolojisine olan gereksinimlerini karşılamalıdır.
2. Öğretmenler başta bilişim teknolojisi ve internet olmak üzere çağdaş eğitim teknolojisini en etkin biçimde kullanabilmeli ve bu konuda öğrencilerini yetiştirmelidir.
d. Öğretim Teknikleri, Eğitim Programları ve Ders Kitaplarının İyileştirilmesi
Son yıllarda MEB Talim ve Terbiye Kurulu, çoğu gereksinimlerini ve gelişmelerini göz önünde bulundurarak mevzuatta ve eğitim programlarında önemli yenilikler yapmıştır. Bunu yaparken “öğrenci merkezli eğitim” anlayışı ve yapılandırıcı öğretim yönetimini esas almıştır. Bu çalışmalar olumlu olmakla birlikte yetersizdir. Ders kitaplarının bu anlayış ve yöntemlere göre bakanlıkça öğretmenlere yazdırılma çalışmaları devam etmektedir. Fakat, ders kitapları bu eğitim anlayışı ve öğretim tekniğini yeterince yansıtamamaktadır. Bu kitaplar; baskı, görsellik, kağıt kalitesi ve ciltleme yönlerinden iyi değildir.
1. Özellikle meslek kıdemi on yılın üzerinde olan öğretmenlere “öğrenci merkezli eğitim” anlayışını benimsetecek hizmetiçi eğitim etkinlikleri yapılmalıdır. Tüm öğretmenlere “Yapılandırıcı eğitim, eleştirel ve yaratıcı düşünme, sınıf yönetimi, gençlik psikolojisi ve sorunları, çokluk zeka” gibi eğitimdeki yeni yöntem ve kavramlarla ilgili eğitim çalışmaları gerçekleştirilmelidir.
2. Ders kitaplarının yazımında görev alan öğretmenler, önce akademisyenler ve uzmanlarca kitap yazımı konusunda ciddi bir eğitimden geçirilmelidir. Kitapla ilgili her alanda uzman kişilerin rehberliği sağlanmalıdır.
3. Ders kitapları ve bunlarla ilgili yardımcı malzemeler (kılavuz kitap, uygulama kitabı. CD, vs.) amacına uygun ve öğrencinin ilgisini çekecek kalitede üretilmelidir.
e. Ölçme ve Değerlendirme Objektiflik
Değişik kaynaklardan yetişen ve büyük çoğunluğu yeterli mesleki formasyon almayan öğretmenler, ölçme-değerlendirme konusunda da birçok olumsuzluklar sergilemektedirler. Dolayısıyla da verilen yazılı ve sözlü notları da objektif olmaktan uzaktır.
1.Öğretmenlerin çoğunluğu klasik veya test sistemi ile soru sorma tekniklerini bilmemektedirler. Öğretmenler soru sorma teknikleri konusunda da hizmetiçi eğitiminden geçirilmelidir.
2.Sözlü notları, öğretmenin sadece dönem içindeki gözlemlerine ve izlenimlerine dayalı olduğundan genellikle subjektiftir. Bu da çoğu zaman öğrencilerin mağduriyetlerine yol açmaktadır. Bu nedenle sözlü notlarının verilmesinde daha somut kriterler kullanılmalıdır.
f. Sosyal ve Kültürel Etkinliklere Ağırlık Verilmesi:
Eğitimden amaç, bir bakıma bireyin topluma uyumunu sağlamaktır. Bunun için, öğrencilerin bireyselliğini ve girişimci ruhunu yok etmeden, takım çalışmaları içinde yer almasına önem verilmelidir. Bu da, öğrencinin zeka türü, ilgi ve yeteneklerine göre sosyal ve kültürel etkinliklere katılımını sağlamakla mümkündür. Şu andaki ders dağıtım çizelgeleri, bu katılıma olanak vermemektedir.
1. Her kademede ders dağıtım çizelgelerinde en az haftada 2 saat Sosyal Etkinlik dersi yer almalıdır.
2. Bakanlıkça, uzman çalıştırıcı gerektiren sosyal etkinlik alanları için eleman temini yoluna gidilmelidir.
Unutmamak gerekir ki, bu etkinlikler, bireyin toplumda farklı, seçkin ve elit konuma ulaşmasında ve yaşam kalitesinin yükselmesinde önemli katkılar sağlamaktadır.
3.5. DİĞER ALANLARDAKİ DÜZENLEMER
Eğitimimizin diğer alanlarında yapılmasını düşündüğümüz düzenlemelerle ilgili önerilerimiz aşağıda belirtilmiştir.
- Özel Eğitim:
Bu eğitim, her yönden sağlıklı insanların dışında kalan engelli ve üstün zekâlı çocukların eğitimini kapsamaktadır. Ülkemizde ise, özel eğitim denilince sadece engellilerin eğitimi anlaşılmaktadır. Halen 300 kurumda, 18 bin öğrenciye, 3 bin öğretmen tarafından özel eğitim verilmektedir.
1. Özel öğretim kurumlarının sayısı ihtiyaca cevap vermekten çok uzaktır. Bu konuda özel sektör ve sivil toplumun da insiyatif alması, özel sağlık kuruluşlarından da yararlanılması yoluna gidilmelidir.
2. Bu alanda öğretmenlerin sayısı ve nitelikleri yönünden de büyük bir sıkıntı bulunmaktadır. Bu konuda eğitim fakültelerinin özel eğitim öğretmenliği bölümlerinin arttırılması, mevcut öğretmenlerin bu alanda hizmetiçi eğitime tabi tutulmaları gerekmektedir.
3. Üstün zekâlı çocuklar için açılmış özel eğitim kurumlarımız bulunmamaktadır. Bu kapsamda eğitim verecek okulların açılmasına ve bu alanda öğretmen yetiştirilmesine özen gösterilmelidir.
b. Özel Öğretim:
Ülkemizde 1800 özel öğretim kurumunda, 24 bin öğretmen nezaretinde, 270 bin öğrenci öğrenim görmektedir. Özel öğretim kurumlarının genel öğretim kurumları içindeki payı yüzde 2 civarındadır. Bu oran AB ülkelerine göre çok düşüktür. Özel öğretim kurumlarından alınan vergilerin oranı oldukça yüksektir. Bu da yeni özel öğretim kurumlarının açılmasını önlemekte ve özel okul ücretlerini arttırarak bu okulların öğrenci kapasitesini düşürmektedir.
1. Özel öğretim kurumlarının yaygınlaşması ve kapasitelerinin artması, hem devletin yükünü azaltacak, hem de eğitimde kalitenin yükselmesine katkıda bulunacaktır. Bu yüzden özel öğretim kurumlarından alınan vergi oranları düşürülmeli, çeşitli teşviklerle özel okulculuk desteklenmelidir. Özel sektör, yerel yönetimler, vakıflar ve sivil toplum kuruluşları Özel okul açmaları konusunda yönlendirilmelidir. Devlet, özel okulların atıl kapasitelerinden hizmet satın alınması yoluyla yararlanmalıdır.
2. Özel öğretim kurumları standartları çok katı uygulanmakta, bu da özel okulların yaygınlaştırılmasını önlemektedir. Özel öğretim kurumlarının standartları daha esnek bir biçimde ele alınarak özel okulların yaygınlaşması sağlanmalıdır. Fiziki yapısı müsait olan özel dershanelerin özel okul, özellikle meslek okullarına dönüştürülmesine imkan verecek yasal düzenlemeler yapılmalıdır.
b. Yaşam Boyu Öğretim:
Eğitim, artık hayatın belli bir döneminde yaşanan bir süreç değil, atalarımızın dediği gibi “beşikten mezara”, yaşam boyu devam eden bir süreçtir. Yaşam boyu öğretim ülkemizde son yıllara kadar Halk Eğitim Merkezlerinde sadece yetişkinlere yönelik, okuma-yazma öğretme, bazı klasik meslekleri edindirme ve merakları geliştirme kursları açma biçiminde sürdürülmüştür. Halbuki bu öğretim, gelişmiş ülkelerde, özellikle bölgesel ve yerel ihtiyaçlara cevap verecek meslekleri edinmeye yönelik meslek ağırlıklı eğitim faaliyeti olarak uygulanmaktadır.
1. Halk Eğitim Merkezleri çağdaş dünyanın ihtiyaç duyduğu mesleklere yönelik kurslar açacak biçimde yeniden yapılandırılmalıdır. Fiziki mekan ve araç-gereç, donanım eksiklikleri hızla giderilmeli, usta öğretici ve öğretmen açığı sözleşmeli olarak çalıştırılacak üniversite mezunları ile karşılanmalıdır. Resmi ve özel öğretim kurumlarının fiziki imkanlarından da bu alanda faydalanılmalıdır. Ayrıca yerel yönetimler, meslek odaları, sivil toplum kuruluşları ve özel sektörün de bu alanda eğitim faaliyetleri yapabilmesine imkan verecek yasal düzenlemeler gerçekleştirilmelidir. Özel dershanelerin de hayat boyu öğrenmeye yönelik eğitim veren kurumlara dönüşmesi yönünde düzenlemeler yapılmalıdır.
2. Hayat boyu öğrenmeyi destekleyecek, geliştirecek ve yaygınlaştırılacak ulusal eğitim politikaları oluşturulmalı, il ve bölge bazında ihtiyaç analizleri yapılarak eğitim haritaları çıkarılmalıdır. Bu eğitim, ulusal istihdam politikası ile desteklenerek yapılandırılmalıdır
3. Halk Eğitim Merkezlerince verilen belge ve sertifikaların uluslararası geçerliliği bulunmamaktadır. Yüksek Öğretim Kurulu’nun 1997 yılında üniversitelerin yetişkin eğitimi lisans programlarını kaldırması olumsuz sonuçlar doğurmuştur. Yaşam boyu öğrenme faaliyetlerine katılanlara sadece ulusal değil, uluslararası geçerliliği de olan belgeler verilebilmelidir. YÖK’ün 1997 yılında kaldırdığı üniversitelerin yetişkinlere yönelik lisans programları yeniden açılmalıdır. Bu bağlamda herkesin yüksek öğrenim görebileceği tarzda bir açık üniversite kurulmalıdır.
4. Mesleki Eğitim Merkezleri, sayı, kapasite, araç-gereç öğretim elemanları yönünden geliştirilmelidir. Aslında bu kurumlar, Meslek Liseleri dışında, eski Sanat Okulları gibi Meslek Okulları biçiminde yapılandırılabilir. Burada öğretim süreleri farklı olan çeşitli programların eğitimi verilebilir.
5. Küreselleşme ve AB sürecindeki ülkemiz insanının yurtdışındaki kişi ve kuruluşlarla sağlıklı iletişim ve ilişki kurulabilmesi için bilgisayar ve internet kullanımı ile yabancı dil öğretimine büyük önem verilmelidir. Bunun için, hızlandırılmış dil öğretim merkezleri açılmalı, web destekli öğrenme ortamlarından yararlanılmalıdır.
3.6. ÜNİVERSİTE ÖNÜNDEKİ YIĞILMANIN ÖNLENMESİ
Türk milli eğitiminin en önemli sorunlarından biri lise mezunlarının üniversite önünde yığılmasıdır. Her yıl üniversite giriş sınavına giren öğrencilerin ancak yüzde 10-15’i (Meslek Yüksek Okulları dahil) Örgün yüksek öğretim programlarına yerleştirilebilmektedir. Yüzde 15’inin de Açık Öğretim Fakültesi’ne yerleştiğini düşünürsek, yüzde 70 civarında lise mezunu gencimiz eğitim sisteminin dışında kalmaktadır. Bu da her yıl 1 milyonun üzerinde genç demektir. Bunların da yarısının herhangi bir işe yerleştiğini hesap edersek, her yıl herhangi bir mesleği de olmayan 500 binin üzerinde gencin işsizler ordusuna katıldığını söyleyebiliriz.
Bu her şeyden önce bir savurganlık demektir. Hem de, toplumların en büyük gücü olan genç nüfusun harcanmasıdır. Ayrıca, bu gençler, terör, uyuşturucu, gasp, mafya, zararlı alışkanlıklar, ahlakdışı işler, illegal dini, siyasi ve ideolojik örgütler gibi suç odaklarının potansiyel hedefi haline getirilmektedir. Bu gençlerin bir kısmı da, üniversiteye girememenin, iş bulamamanın çaresizliği içinde hayata küsmekte ve intihara kadar giden psikolojik bunalımlara girmektedirler. Kısacası, böylece milyonlarca gençten oluşan bir işsiz mutsuzlar ordusu oluşmaktadır. Bu, hem o gençler ve aileleri, hem de ulusumuz açısından çok olumsuz sonuçlar doğuracak bir durumdur.
Bu nedenlerle üniversite önündeki yığılmanın mutlaka önlenmesi gerekmektedir. Bunun önlemlerinin de lisede değil, üniversite öncesindeki tüm eğitim sürecinde yer alan evreler içinde alınması gerekmektedir.
1. Öğrencilerin yüksek öğretime veya mesleğe yönlendirilmesine okul öncesi eğitim ve temel eğitim döneminde başlanmalıdır. Bu amaçla okullarda rehberlik hizmetleri, gelişmiş ülkelerde olduğu gibi bilimsel esaslara uygun olarak yapılmalıdır. Öğrencinin akademik öğretimi, meslek öğretimine veya meslek eğitimine mi eğilimli olduğu, bilimsel rehberlik raporları ve verileri ile belirlenmelidir. Öğrenci velileri, çocuklarının yönelimleri konusunda sürekli bilgilendirilmeli ve bu konuda ikna edilmelidirler. Merkezi Seviye Belirleme Sınavları, okul başarısı, performansı, sosyal ve kültürel etkinliklere katılımı ile ilgi ve yeteneklerine göre öğrenciler üç alana yönlendirilmelidir:
a. Akademik ortaöğretim
b. Mesleki ortaöğretim
c. Mesleki eğitim
Bu yönlendirmenin sonuçları kesin ve uygulanması zorunlu olmalıdır. Eğitim sistemi ile ilgili girişimleri ve projeleri ile tanınan Zekai Baloğlu da, üniversite önündeki yığılmanın çözümü olarak; temel eğitim sonrası öğrencilerin; yüksek öğretime, hem mesleğe hem yüksek öğretime, hayata ve iş alanlarına olmak üzere üç alana yönlendirilmesi önerisini ortaya koymuştur: Baloğlu, bu üç amacın, sırasıyla
3 yıl süreli yüksek öğretime hazırlayan programlar,
4 yıl süreli teknik lise programları ve
3 yıl süreli mesleğe hazırlayan terminal nitelikte programlar ile gerçekleşeceğini belirtmiştir.
Mesleki eğitime, kültür ve fen derslerinde başarılı olamayacak, fakat mesleğe yatkınlığı olan öğrenciler gönderilmelidir. Bunların sayısının her yıl 300-400 bin civarında olacağı düşünülmektedir. Bu öğrenciler, hem meslek öğrenerek kısa sürede meslek adamı olup bir işe girebilecek ve hem de isterlerse, aynı anda Açık Öğretim Lisesi’ne de kaydolarak ortaöğretimlerini sürdürebileceklerdir. AB ülkelerinin bazılarında bu tür yapılanma gözlenmektedir. Örneğin, Almanya’da 4 yıllık ilköğretimden sonra, ortaöğretim iki kademeli olup, üçlü yönlendirmeye göre öğrenciler üç ayrı ortaöğretim kurumuna yerleştirilmektedir.
Üniversite öncesi eğitim raporu paketi içinde yer almasını arzu ettiğimiz, ilköğretimin kesintisiz iki kademeli olması ve II. Kademesinin seçmeli derslerle çok programlı hale getirilmesinin hayata geçirilmesi halinde, öğrencilerin mesleki öğretime ve meslek eğitimine yönlendirilmesi daha kolay olacaktır.
Bu uygulamalarla 300-400 bin öğrencinin örgün ortaöğretim kulvarından ayrılması, üniversite önündeki yığılmayı büyük ölçüde azaltacaktır.
2. Halen genel ve mesleki liselerin 9. sınıfları yöneltme sınıfı kabul edilip, ortak programlar yürütülmektedir. Burada amaç, öğrencin 9. sınıf sonunda yatay ve dikey geçişlerle okul türünü değiştirebilmesidir. Bu esneklik, 10. sınıfın ilk ayı içinde liselerde alan değişikliği yapılabilmesinde de gözlenmektedir. Fakat, ortaöğretimde gerçekleştirilmesi gereken asıl iki değişiklik şudur:
a. Meslek liselerini kazanan öğrencilerin ve velilerinin, bu öğretim sonunda üniversiteye girme konusunda kendilerini koşullandırmalarıdır. Önce bu düşüncenin değiştirilmesi, meslek liselerinin öncelikle ülkenin ara eleman, teknisyen ve meslek adamı ihtiyacını karşılayan okullar olduğu gerçeğinin kabullenilmesi gerekmektedir.
b. Üç yıl önce eğitim sistemimize monte edilmek istenen, genel lise öğrencilerinin modüler sistemle meslek liselerinde mesleki sertifika programlarına devam edip, aynı zamanda meslek sahibi olmalarına olanak sağlayan düzenleme, çeşitli nedenlerle yaygın bir biçimde uygulanamamaktadır. Bunda en büyük etken, Bakanlığın bu sistemi yeterince velilere ve öğrencilere tanıtamamasıdır. Bu sistem yaygın bir biçimde uygulanabilirse, lise sonrasında üniversiteye giremeyen gençler, sokağa düşmeyecek, bir işe girerek hayatlarını sürdüreceklerdir.
3. Üniversite önündeki yığılmayı önleyecek önlemlerin bir bölümünün de yüksek öğretim kademesinde alınması gerekmektedir.
a. Meslek Yüksek Okullarının sayıları arttırılarak ve öğretim elemanı açığı kapatılıp, eğitim kalitesi yükseltilerek tercih edilen okullar durumuna getirilmelidir. Bir kısmı mezunlarının küreselleşmenin olanaklarından daha iyi yararlanabilmeleri için Hazırlık Sınıflı, 3 yıllık yüksek öğretim kurumları olarak yapılandırılmalıdır.
b. Açıköğretim Fakültelerinin kapasitesi arttırılmalıdır.
c. Üniversite sayıları arttırılmalıdır. Bu konuda daha esnek davranılmalı, şartları taşımak koşuluyla, Vakıflar dışında da özel sektör, meslek odalarına ve kişilere de üniversite kurma olanağı sağlanmalıdır.
d. Özel dershaneler ve özel okullar, üniversiteye dönüşmeleri veya bünyelerinde yüksek öğretim kurumlarına yer vermeleri doğrultusunda yönlendirilmelidir.
Sonuç olarak, diyebiliriz ki, üniversitenin önündeki yığılmayı önleyebilmek için, insanımızı küreselleşen dünyanın gereksinim duyduğu nitelikli meslek adamı olarak yetiştirmek zorundayız. Geleneksel eğitim sistemi ile gereksinim duyulan işgücünü karşılamamız mümkün değildir. Bunun için, mutlaka okul öncesi eğitimden başlayarak her kademede eğitim reformunun yapılması gerekmektedir. Bu da, ancak, yurdunu ve ulusunu seven, dünyayı bilen, bilimi kılavuz kabul eden, akılcı, cesur ve dürüst yöneticilerin azimli kararlarına bağlıdır. İşte o zaman, üniversitenin önü açılacaktır.
SONUÇ
Hızla değişen ve gelişen dünyamızda seçkin bir yere sahip olabilmek için, insanımızı donanımlı yetiştirmek zorundayız. Gelişmiş ülkelerin, insanları ile rekabet edebilecek güçte bireyler yetiştirebilmemiz için, mutlaka, eğitimimizde köklü bir reform yapılmasına gereksinim bulunmaktadır. Eğitimde reform çalışmalarının evrensellik gösterdiği dünyamızda, milli şartlarla evrensel şartları birlikte ele almak zorundayız. Ondan sonra bir sistem bütünlüğü içinde eğitim reformunu gerçekleştirmeliyiz.
Küreselleşme ve AB’ye uyum sürecinde yeni bir eğitim reformu yaparken dikkat edilecek öncelikli husus, Türk eğitim sisteminin millî ögelerini korumaktır. Bunun için eğitimin tüm paydaşlarının uyanık ve duyarlı olmaları gerekmektedir. Bu millî ögeler; Atatürk ilke ve inkılâplarına bağlılık, Cumhuriyeti ve kazanımlarını korumak, vatan, millet ve bayrak gibi millî değerleri sevmek ve Türk milletinin çağdaş dünyanın seçkin bir ortağı yapma ülküsünü benimsemektir. Bu ögeleri, küresel dünyanın demokrasi, özgürlük, insan hakları, çevreyi koruma, hümanizm gibi ögeleriyle sentez yaparak millî eğitim reformumuzun stratejisini belirleyebiliriz.
Türkiye, genç nüfusa sahip bir ülkedir. Bir avantaj olan genç nüfusu, kısa zamanda eğitim yoluyla “nitelikli insan ve bilinçli yurttaş” olarak yetiştiremezsek, küresel dünyayı yönlendiren güçlü milletlerin elinde bir oyuncak durumuna düşeriz. Bu durum, geleceğimiz açısından bir fırsat olmaktan çıkıp, bir dezavantaj durumuna geçer. Gelişen ülkelerle hiçbir alanda rekabet edemeyiz. O zaman, Cumhuriyetimizin kurucusu büyük önder Atatürk’ün ortaya koyduğu çağdaş uygarlığın üzerine çıkma hedefinin gerisine düşmüş oluruz.
Bunun için, her şeyden önce, bu topraklarda çağlar boyu gözü olan bazı süper güçlerin, farklılıklarımızı öne çıkararak, bizi bölme ve parçalama çabalarını boşa çıkarmak zorundayız. Türk toplumunu oluşturan bütün bireylerin, millî birlik ve bütünlüğümüzü, millî devletimizi koruma ve yaşatma konusunda üzerlerine düşen görev ve sorumlulukları yerine getirmeleri gerekir. “Demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti” olan Türkiye Cumhuriyeti’nin bu temel niteliklerine sahip çıkmak da bu bağlamda değerlendirilmelidir.
Türkiye’de toplum yapısı, demokrasi ve ekonomi hızlı bir değişim ve dönüşüm sürecine girmiş, fakat eğitim sistemimiz bu sürece bir türlü uyum sağlayamamıştır. Bu yüzden, eğitim reformunu yaparken, her şeyden önce ezberlediğimiz düşünceleri ve ufkumuzu daraltan kalıpları ortadan kaldırmamız gerekir. Reforma, kısa vadeli, ön yargılı, politik ve ideolojik tutumlarla değil, çağdaş standartlar, bilimsel veriler ve küresel bir bakışla başlanmalıdır. Evrende her şeyin değiştiğini unutmadan, eğitimi esnek, değişken ve dinamik bir yapıya kavuşturabiliriz. Bir düşünürün dediği gibi, “düşünceni değiştir, dünyanı değiştir.”
Eğitim reformumuzun, çocuklarımızın ve gençlerimizin duygu ve düşünce dünyalarını genişletmelerine, küresel bir bakış açısı kazanmalarına, millî ve evrensel kültürü birlikte algılamalarına, bilişim ve teknolojiyi etkin kullanabilmelerine, girişimci ve yaratıcı bir ruha sahip olmalarına olanak sağlayacak nitelikte ve boyutta gerçekleştirilmesi gerekir. Ayrıca insanımıza kollektif çalışma, çok kültürlülük, otomasyon, bilgi paylaşımı gibi ortak özelliklerin de benimsetilmesi hedef alınmalıdır.
Yapmayı düşündüğümüz üniversite öncesi eğitim reformu; okul öncesi eğitimi güçlendirir, ilköğretimin kalitesini yükseltir, temel eğitim ve lise düzeyinde yoğun biçimde mesleki eğitime yönelmeyi sağlar ve üniversite önündeki yığılmayı önlerse büyük ölçüde hedefine ulaşmış olur. Böylece, küreselleşen dünyaya ve girme çabasında olduğumuz AB standartlarına uyum sağlayacak, “nitelikli insan, bilinçli yurttaş” yetiştirme hedefimize bizi taşıyacak sağlıklı bir eğitim ortamını oluşturmuş oluruz.
|
EĞİTİM SİSTEMİNDEKİ OKUL, ÖĞRENCİ ve ÖĞRETMEN SAYISI (2005-2006 Öğretim Yılı) *
|
|
EĞİTİM KADEMESİ
|
OKUL SAYISI
|
ÖĞRENCİ SAYISI
|
ÖĞRETMEN SAYISI
|
|
KIZ
|
ERKEK
|
TOPLAM
|
|
OKUL ÖNCESİ EĞİTİMİ
|
2821
|
286339
|
263807
|
550146
|
8248
|
|
Anaokulu
|
1095
|
42288
|
38224
|
80512
|
3369
|
|
Anasınıfı
|
(**) 15718
|
225613
|
209104
|
434717
|
(*)12.662
|
|
SHÇEK
|
1321
|
10869
|
9533
|
20402
|
3634
|
|
657 S.K.191.MAD.GÖRE AÇ.
|
405
|
7569
|
6946
|
14515
|
1245
|
|
|
34990
|
5515903
|
4996453
|
10512356
|
389859
|
|
İLKÖĞRETİM
|
34989
|
5468422
|
4940020
|
10408442
|
389859
|
|
AÇIK İLKÖĞRETİM
|
1
|
47481
|
56433
|
103914
|
0
|
|
|
7435
|
1810022
|
1384906
|
3194928
|
185317
|
|
ORTAÖĞRETİM
|
7434
|
1662853
|
1266582
|
2929435
|
185317
|
|
AÇIK ÖĞRETİM LİSESİ
|
1
|
147169
|
118324
|
265493
|
0
|
|
|
3406
|
1123458
|
952159
|
2075617
|
102581
|
|
GENEL ORTAÖĞRETİM
|
3405
|
967703
|
849469
|
1817172
|
102581
|
|
AÇIK ÖĞRETİM LİSESİ
|
1
|
155755
|
102690
|
258445
|
0
|
|
|
4029
|
732281
|
450356
|
1182637
|
82736
|
|
MES. VE TEK. ORTAÖĞRE.
|
4029
|
695150
|
417113
|
1112263
|
82736
|
|
AÇIK ÖĞRETİM LİSESİ
|
0
|
37131
|
33243
|
70374
|
0
|
|
ÖRGÜN EĞİTİM TOPLAMİ
|
45246
|
7612264
|
6645166
|
14257430
|
583424
|
|
YAYGIN EĞİTİM
|
9630
|
2214900
|
1671738
|
3886638
|
73507
|
|
ÖRG.VE YAY.EĞT.TOPLAM
|
54876
|
9827164
|
8316904
|
18144068
|
656931
|
|
YÜKSEK ÖĞRETİM
|
77
|
1196004
|
877424
|
2073428
|
79555
|
|
GENEL TOPLAM
|
54953
|
11023168
|
9194328
|
20217496
|
736486
|
NOT: ( * ) 11.965 resmi ve 697 özel anasınıflarında olmak üzere toplam 12.662 görevli okul öncesi
öğretmeni kadrosunun bulunduğu okulda gösterilmiştir.
( ** ) 15.189 resmi ve 529 özel olmak üzere toplam 15.718 anasınıfı bünyesinde bulunduğu okul
sayısında gösterilmiştir.
Dr.Sakin ÖNER
Vefa Lisesi Müdürü
|